Bu hikayem Dedektif e-Dergi’nin 2. sayısında yayınlanmıştır.

Suadiye, Hamiyet Yüceses sokağının köşesindeki bir dedektiflik bürosunda… 

“Bu arada tabelanızın sırrını ne zaman öğreneceğiz?” diye ancak sorabildi Mehmet kapı eşiğinde.

“Bir dahaki bölümde sen muammayı çözünce,” dedi Tilda ve kapıyı delikanlının suratına kapattı.

Mehmet bürodan ayrıldıktan sonra, Tilda’nın komşusu ve kadim dostu makyöz Tijen Hanım serzenişte bulundu: “Bu Sinan Bey ve tırnağındaki oje kalıntısı da ne ola ki Tilda kuzum? Hem bu kadar genç ve toy birinin böyle bir yükün altından kalmasını nasıl beklersin?”

“Mehmet’e vermeden önce Sinan Bey’in dosyasındaki evrakı kopyaladım Tijen Hanımcığım. Ayrıca Mehmet, Sinan Bey’i benim arabamla evine bırakmıştı ya, GPS vericisinden adamın adresini tespit ettim. Adresinden başlayarak bu Sinan Bey’in hikayesini araştırmaya başladım bile,” diye cevap verdi Tilda.

“Ahh senin bu ‘Ben hep bir adım önde olacağım’ derdin! Sonracığıma neden ille de veteriner yardımcı bulacağım diye tutturdun ki? Bu çocuğun senin o bitmek tükenmek bilmeyen tıbbi araştırmalarına katılmak isteyeceğini nereden çıkardın?”

Tilda kocaman gülümsedi:

“Kurt, kuzu ve ot hikayesini bilmez misiniz Tijen Hanım. Her şeyin bir sırası var elbet!”

***

Previously on Tilda ve Diğerleri:

Sinan Bey, üzerinde en az otuz yıllık bir Vakko takım elbisesi, titiz ama takıntılı tavırları ile Tilda’nın dedektiflik bürosuna gelmişti. Onu, aslında o gün büroya, dedektif yardımcılığı görevi için görüşmeye gelmiş olan veterinerlik öğrencisi Mehmet karşılamıştı. Sinan Bey, genç adamın dedektif olmadığı gerçeğinden bihaber, elinde tuttuğu A4 boyutundaki kapalı sarı zarfı göstererek;

“Annemin vasiyeti bu. Kız kardeşim öyle diyor. Ama ben bu vasiyeti akli dengesi yerinde iken yazdığına inanmıyorum. Sizden isteğim ikinci ve geçerli bir vasiyeti olup olmadığını araştırmanız,” demişti.

***

Günün sonunda, veterinerlik fakültesi öğrencisi Mehmet Cinozoğlu, Ermeni asıllı ilk Türk kadın dedektif Tilda Ahırkapı tarafından işe alınmış olarak Suadiye Hamiyet Yüceses sokağın köşesindeki ev-bürodan ayrıldı. İşe alındığına mı sevinsin, yoksa çiçeği burnunda patronunun kendine oynadığı tiyatroları çözdüğüne, ama müşterisi Sinan Bey’i de onun bir tiplemesi sanarak son dakika golünü kendi kalesine attığına mı üzülsün bilemeden yürümeye başladı. Kalabalığın yönü onu Cadde’ye çıkarmıştı. Koltuğunun altında ilk dava dosyasıyla yürürken, nasıl oldu da Sinan Bey’i Tilda’nın kılık değiştirmiş hali sanarak yanıldığına dair şu soru, kafasının içinde dönüp duruyordu:

“Bu Sinan Bey ve tırnağındaki oje kalıntısı da ne ola ki yahu?”

Mehmet, haki renkli pantolonu, siyah dik yaka kazağı, siyah paltosu ve boynunda çArşı atkısıyla, Yakupoğlu çevik kuvvet botlarının hakkını vererek arkadaşının evine kadar yürüdü. O saatte karşıya geçmeye uğraşmayacak kadar İstanbul-smart yaşamayı biliyordu. Ama asıl niyeti Osmanlıca bilen bu arkadaşıyla beraber, hızlıca bir göz attığı dosyanın içindeki Osmanlıca belgede ne yazdığını öğrenmekti.

***

Tilda’ya göre, Mehmet bu işi çantada keklik olarak görecek ve mutlaka hata yapacaktı. Kadın dedektif, ilk bakışta kendine akıllı ve becerikli bir yardımcı bulmayı hedefliyor gibi görünse de, sanki, bu işlerde kendinden daha zeki ve dikkatli kimse olmadığını ispat etmek derdindeydi.

“Yaa Tijen Hanımcığım,” dedi Tilda. Meğer bizim bu Sinan Bey paşazade imiş.”

“A-a! O da nereden çıktı kuzum?”

“Biraz sabırlı bir araştırma ile netten elde edebileceğiniz bilgilere şaşıp kalabilirsiniz. Zaten pasazadeler.com diye bir site kurmuşlar ve Osmanlı paşalarından şu ana kadar soylarını sürdürebilenlerin torunlarını, bu siteye eklemişler. Tabii rızalarını alarak.”

“Tüm bilgiler burada işte. Sinan Bey’in annesinin ve babaannesinin adları, adresleri, doğum tarihleri, TC kimlik numaraları. Tabii üç nesil öncesinin TC numarası yok. Burada da ölüm tarihi, yeri ve raporu. Annesinin ismi_”

“Makbule Tepedelen! Mahdumu Sinan Bey’in Tepedelenli Ali Paşa’nın altıncı göbekten torunu olduğunu öğrendiniz herhalde. Kerimeleri ise Nahide Tepedelen.” dedi bir erkek sesi; muhtemel kilidi bozulmuş olan kapıyı ittirip büroya girerayak. O sırada mevzilendiği gümüşlüğün üzerinden yere atlamak isteyen Tilda’nın siyah-beyaz kedisi Basti, gümüşlüğün önüne kadar ilerlemiş adamın pahalı takım elbisesini basamak olarak kullandıktan sonra kendini Tilda’nın masasına bıraktı. Atladığı yerde Sinan Bey’e ait Osmanlıca evraka bastı. Tilda gayriihtiyari ‘Hayırrrrr!’ diye çığlık atınca, kedi korkudan ne yapacağını şaşırdı. Masadan güç alarak kendini pencereden tarafa fırlatırken, arka ayak tırnakları ile evrakın zedelenen satırını Tilda, sonradan, ‘iade-i mücrimin’ yani suçluların iadesi olarak okuyacaktı. ‘Bir kötü toklunun bir sürüye zararı olurmuş,’ diye dişinin arasından söylendi Tilda; zedelenmiş evrak için tabii ki kedisine değil de aniden gelen adama kızarken.

“Siz de nereden çıktınız kuzum! Selamsız sabahsız büroma gelmek de neyin nesi?” diye bağırdı. Adam takım elbisesine gelen ziyana rağmen kayıtsızlığını bozmayarak devam etti: “Eksküze mua Tilda Hanım. Ben Hüsnü Baykuş. Karşı tarafın en meşhur özel dedektifiyim.” Sonra Tijen Hanım’a dönerek: “Anşante dö fer votr konnesans madam!”

“Mua ossi,” diye cevapladı Tijen.

Usta ve oldukça pahalı bir terzinin elinden çıktığı belli olan lacivert üzerine ince mavi çizgili takım elbisesinin bele oturan ceketinin düğmelerini açarak geniş masanın önündeki koltuklardan birine oturdu. Bacak bacak üstüne attığında, kemeriyle ve kravatıyla aynı ton bebek kakası renginde, rugan, yumurta topuk ve sivri burun ayakkabıları görüp de Tijen Hanım’la göz göze geldiğinde, içinden gelen kıkırdamasını zor tuttu Tilda. İpince, vazelinle yapıştırılmış Orhan Gencebay bıyıkları ve aslında aşırı dökülmekte olan ama spreylerle güçlendirilerek geriye doğru taranmış hissi verilmiş saçlarıyla, bu adamın, erkek berberinde, herhangi bir kadının kuaförde harcadığı zamandan çok daha fazla zaman harcadığı aşikardı. Tilda, adamın neredeyse French manikürü yapılmış kadar tırnak içleri beyazlatılmış ellerini gördüğünde gözlerine inanamadı ama yine de kendini koltuğunda geriye attı:

“Buyurun Hüsnü Bey, sizi dinliyorum.”

Hüsnü Bey, 13.500 dolarlık Cartier Paris 1940S model altın kaplama ve üzeri pırlantalı sigara kutusunu cebinden çıkarıp, bir tane Davidoff Slim Classic yaktığında ‘O kadar da değil,’ diye içinden geçirdi Tilda: ‘Dur bakalım, daha neler göreceğiz?’

Nahide Hanım yani Sinan Bey’in kız kardeşi, ağabeyinin Tilda’nın bürosuna gelip Mehmet’le görüştüğü aynı gün, karşıda, Hüsnü Bey’in dedektiflik bürosuna teşrif etmişti. Elinde A4 boyutunda kapalı sarı bir zarf vardı. Ve zarfın içindeki miras belgesinin annesinin akli dengesi yerinde iken yazılıp yazılmadığının araştırılmasını istiyordu. Zira miras belgesinde, mirasın tümünün erkek kardeşine kaldığı yazılıydı.

“Aynı gün, iki kardeş, iki ayrı dedektife geliyor ve sadece birinin doğru olduğu iddia edilen iki vasiyet var. Aman ne güzel!” dedi Tilda.

“Sizin çantadaki keklik uçmaya çalışıyor gördüğüm kadarıyla!” dedi Tijen Hanım ve çıkmak isteyen tombul kediye kapıyı açma bahanesiyle bürodan tüydü.

Tilda, Hüsnü Bey’i, kendi elindeki bilgilerden faydalanmaya çalışmasın diye, bir çay bile ikram etmeden apar topar bürodan yolcu ederken, adamı ilk gördüğü andan beri aklında olan şeyi yaptı. Daha adam kapıdan çıkmadan Mehmet’in telefonunu çaldırdı. Cebindeki telefon aniden çalınca telaşa kapılan Hüsnü Bey, telefonu meşgule aldığında, Tilda’nın araması da sonlandı.

“Orövuar matmazel,” diyerek kapıdan çıkan adamın arkasından gülen Tilda:

“Size de orövuar!” diye bağırmaktan kendini alamadı. ‘Peki,’ dedi içinden. ‘Madem senin kurallarınla oynayacağız, artırıyorum!’

***

Kadın dedektif, nüfus idaresindeki araştırmasından dönüşte, Hamiyet Yüceses sokağa arabasını park etti. Arabadan inip apartmana doğru iki adım atmıştı ki arkadan yaklaşan motor sesine dönmesiyle, kasklı motosikletlinin haki renkli pantolonunu ve ayağındaki çevik kuvvet botlarını teşhis etmesi bir oldu:

“Mehmet Cinozoğlu! Nerelerdesin sen?!”

Motorun bagajından yedek bir kask çıkarıp Tilda’ya verdikten sonra, genç kadını belinden motorun arkasına adeta fırlatan Mehmet’in ağzından iki kelime çıktı:

“Sıkı tutunun!”

Olay yerine ambulanstan önce, polisten sonra vardılar. Ambulans boşuna gelmişti çünkü Kağıthane’deki Sadabad viyadüğünde bariyerlere çarparak uçuruma düşmekten son anda kurtulan pert olmuş taksinin içinde, ne şoförü ne yolcusu bulunabilmişti. Arabanın arka koltuğunda bulunan kişisel eşyalardan yola çıkarak kayıp kişinin adının Nahide Tepedelen olabileceği polis telsizinde durmadan tekrar ediliyordu. Mehmet ve Tilda, motosikletle oradan tesadüfen geçen iki yolcu imajlarına sadık kalarak, polis arabalarının arasında yavaşlamış halde geçerlerken, olay yeri incelemenin bariyerlerin kenarına takılmış kabak gibi ortada duran bir tutam saç tespit ettiğini gören Mehmet, “Bu kadar soytarılık yeter Tilda Hanım, isterseniz büroya dönelim,” dedi kaskın içinden.

Trafikte Mad Max gibi yol alan motosikletliden yakasını kurtarır kurtarmaz, uçar gibi giden bu kara taşıtına bineli beri Messenger’dan, Mesajlar’dan ve Whatsapp’dan biplemesi bitmeyen telefonuna nihayet bakabildi Tilda. Haberler şu dakikada onun için eskimişti bile. Çünkü Tijen Hanım bir yandan, Dedektif Hüsnü Bey öte yandan, Nahide Tepedelen’in isminin Kağıthane taraflarında bir trafik kazasına karıştığı haberini veriyorlardı. Kazaya karışan araç bir taksi idi, fakat kaza bir viyadükte vuku bulduğu için henüz hiçbir cesede ulaşılamamıştı. Olay önce kaza olarak kayıtlara geçmişti. Sonradan taksinin şoförünü bulan polis, 50’li yaşlarda bir kadının, taksisini 3 saatliğine kiralamak için şoföre 1000 dolar verdiğini öğrenmişti. Tabii ki yaşayan tek akrabası olan erkek kardeşi Sinan Bey kazayla ilgili sorgu için karakola davet edilmiş, fakat polise birbirinden çelişkili ifadeler verdiği için aynı gün gözaltına alınmıştı. İşte tam burada işler çetrefilleşti.

Olay yerinde bulunan saçtan elde edilen DNA bilgileri Nahide Tepedelen’e aitti. Şimdi varislerden biri vefat edip yoldan çekilmişti ama diğer varis, Sinan Bey, elinde mirasın kendine kalmadığını söyleyen miras belgesiyle ortada kalmıştı. Bir mirasın varisleri olan iki kişiden biri, miras davasının tam ortasında aniden, intihar mı, kaza mı, cinayet mi olduğu bilinmez bir şekilde ölünce, Mehmet bu ismi dünyadaki tüm haber ağlarından araştırmaya karar verdi. Sonunda daha da ilginç bilgilere ulaştı. Sinan Bey’in kız kardeşi Nahide Hanım’ın, bundan tam kırk üç yıl önce, yani yedi yaşındayken, Londra’da aileye ait malikanenin süs havuzunda boğulduğuna dair bir haberdi bu. İngiliz Daily Mirror gazetesi haberi, “Hanedandan Bir Kız Çocuğu daha Gitti!” şeklinde verince biraz daha derin araştıran Mehmet, paşazadelerin kimin torunu olduğu bilgisine de ulaştı: Tepedelenli Ali Paşa. Sinan Bey ve Nahide Hanım’ın babaları, 70’li yıllarda varlıklı bir sanayici olarak zamanın politikacılarıyla içli dışlı olduğu için, verdiği şaşaalı yemek davetleri ile gazetelerde boy göstermişti. Fakat Türk gazetelerinde kızının vefat ettiği haberi olmadığı gibi yanında zevcesi ile bazı fotoğraflarda yalnızca kızı, bazı fotoğraflarda da yalnızca oğlu ile birlikte görüntülenmişti.

“Bu Sinan Bey ve tırnağındaki oje kalıntısı da ne ola ki yahu?”

Mehmet’in aklını durmadan kurcalayan bu soruyla, Sinan Bey’i neden bir tipleme sandığına dair sorgulaması, onu, Sinan Bey hakkındaki gerçeği bulmaya sevk edecekti. Adamı, adım adım takibe aldı. Hemşiresi Nahide Hanım’ın elim ölümünden önce, ailelerine ait olan binadan bir gün Sinan Bey’in, bir başka Nahide Hanım’ın çıktığını, ama hiç aynı gün arka arkaya ya da beraber çıkmadıklarını tespit etti. Ayrı ayrı fotoğraflarını çekip karşılaştırınca anladı ki, aslında kız kardeşi diye biri yoktu. Annesi Makbule Hanım’ın, kızınının ölümüne dair bitmeyen matemine son verebilmek için başlattığı küçük taklitler, sonradan Sinan Bey’in içindeki transvesti kişiliği tatmine yaramıştı. Canı istediğinde kendi rolünde, canı istediğinde kız kardeşi rolünde çıkıyordu İstanbul sokaklarına. Ne var ki kadın kılığına girdiğinin ertesi günü, sürdüğü koyu renk ojeleri çıkarmaktaki başarısızlığı onu ele vermişti. Şimdi kız kardeşini öldü göstermişti, lakin, kişilik bozukluğuna ilaveten yaşadığı feci unutkanlık nedeniyle sözde kız kardeşinin elindeki belgeyi kaza yapan takside bıraktığı için tuzaktaki peyniri yemiş fare gibi kalakalmıştı.

***

Tilda olay yerinden bürosuna adım attığı anda sinirden elleri ayakları titrer bir haldeydi. İlk defa bir araştırmasına ölüm olayı karışıyordu. Henüz araştırmaya zerre kadar faydası olmamış yardımcısına söylenirken, kendi de bu konuda hayli acemi olduğunu kendine itiraf etmekten çekiniyordu.

“Dur sana biraz Scotch doldurayım,” dedi Tijen Hanım. “Böyle durumlarda sakinleştirici olarak her ilaçtan evladır!”

Mehmet, motosikleti park edip büroya girerken zile basmadan kapıyı yoklayınca kapı açılıverdi: “Kilidinde arıza var sanırım,” dedikten sonra tam oturacağı sırada Basti, delikanlının ayaklarına sürtündükten sonra gümüşlüğün önüne gidip onun anlayacağı şekilde miyavladı. “Anlaşıldı Basti Bey. Buraya çıkmanızdan da inmenizden de sanırım ben sorumluyum artık,” diyerek kediyi yukarı kaldırdı Mehmet.

“O, rugan, yumurta topuk ve sivri burunlu ayakkabılarınızı giymemişsiniz bugün Mehmet Bey!” dedi Tilda. Viskisinden iki yudum almış, biraz rahatlamıştı.

“Yumurta topuk ve sivri burun mu? Şaka mı yapıyorsunuz Tilda Hanım,” dedi Mehmet yarı endişeli bir ses tonuyla. O anda telefonuna gelen bir uyarı sesiyle yerinden fırladı: “Benim ufak bir işim daha var, bir saate dönerim,” dedi ve çıktı gitti. İki dakika içinde de haber sitelerine ilginç bir haber düştü:

“KAŞIKÇI ELMASI VARİSİNİ ARIYOR”

“Kaşıkçı elmasının varisi de ne demek ayol? Yüzyıllardır Topkapı’da Osmanlı hanedanının hazinesi olarak sergilenmiyor mu bu?” diye sordu Tijen Hanım.

“Elmas, II. Mahmut devrinde hazineye kazandırıldığı 1817 Aralığından beri bugün itibariyle tam 200 yıl 2 aydır Topkapı Sarayı’ndadır evet. Ama bu haber benim de hoşuma gitmedi. Gidip yerinden öğrenmeliyim şu işin aslını Tijen Hanım,” dediği gibi BMW 5.40i’nin anahtarını cebine atan Tilda koşarak bürodan çıktığında Tijen Hanım peşinden seslendi:

“Öğren tabii ki! Büyükdedesi mücevher ustası olan sensin!”

Topkapı Sarayı trafiğe kapalı bölgede olduğu için, arabasını epey uzağa park edip yürümeye başladığı anda karşıdan Dedektif Hüsnü Bey’in geldiğini görünce sinirlendiğini belli etmemeye çalışarak selam verdi:

“Selamlar efendim!”

“Koman talevu matmazel, ne güzel tesadüf!”

“Tesadüf olmadığını pekala siz de biliyorsunuz Hüsnü Bey! Neyse bu tür oyunlara vaktim yok!” diyerek elindeki telefondan Mehmet Cinozoğlu’nu tekrar aradı Tilda. Aynı anda Hüsnü Bey’in telefonu çaldı ve yumurta topuklu dedektif telefonu meşgule aldı. Tilda’nın görüşmesi de başlamadan sonlandı. ‘Madem bir numaraya kalkışıyorsun, bari şu telefonunu sessize al,’ dedi içinden Tilda.

***

Ertesi gün, Hamiyet Yüceses sokaktaki büronun kapısı çalındı. Tilda bir hata yapıp Topkapı Sarayı yetkililerine özel dedektif olduğunu açıkladığı için eli boş dönmüştü. Bu yüzden Mehmet’in bir şeyler bulduğunu umarak onu bekliyordu. Maalesef gelen Hüsnü Bey’di. Tilda artık canını sıkmaya başlayan bu Hüsnü Bey tiplemesine bir son vermek için adamın üzerine atlayıp bıyığını yolmaya çalıştı. Tam o sırada kapıdan giren Mehmet bir anlık şaşkınlık yaşasa da Tijen Hanım’ın da yardımıyla adamla kadını birbirlerinden ayırmayı başardı: “Özel bir anınızda gelip rahatsız ettiysem özür dilerim!”

“İnanmıyorum!” diye bağırdı Tilda. “Bu Hüsnü Bey’in beni yanlış yönlendirmek için senin yarattığın bir tipleme olduğundan öyle emindim ki! Araştırdım karşıda böyle bir dedektif yokmuş! Üstelik onun yanında ne zaman seni arasam onun telefonu da çaldı! Ve ikiniz de telefonu meşgule verdiniz! Bu nasıl oldu peki?”

“Benim telefonum bozuldu gelen aramaları kabul etmiyor. Böylece ödeştik sanırım. Ben de Sinan Bey’i sizin tiplemeniz sanmıştım ya,” diyerek güldü Mehmet.

“Bu şehirde dakikada 3.234.737 adet konuşma yapılmaktadır Matmazel! Ben zaten işim gereği başkalarının yanında asla telefon kabul etmem, ama silvuple Madam! Bana burada neler olup bittiğini siz anlatabilir misiniz?” diyerek Tijen Hanım’dan bir bardak su istedi Hüsnü Bey. Bir yandan da yolunan pomatlı bıyıklarını ovuşturuyordu.

Kimse kimsenin bıyığını yolmaya çalışmayacak kadar ortalık sakinleştiği zaman Tilda konuşmaya başladı:

“Ortada değersiz bir iki tarla, müteahhide borçlanılmış bir apartman ve II. Mahmut döneminden kalma iade-i mücrümin yani ‘suçluların iadesi’ ile ilgili Osmanlıca bir evrak varken Nahide Hanım’ın ölümü, dünyanın en şüpheli mirasçı ölümü olmasa gerek!”

Mehmet anında cevap verdi:

“Osmanlıca evrakın Basti’nin tırnak geçirdiği satırında iade-i mücrimin yerine iade-i mücevher yazdığını okuyabilseydiniz ve bu evrakın Tepedelenlerin mirasçısını, Kaşıkçı elmasının varisi ilan ettiğini görecektiniz, hem de elmasın Osmanlı hazinesine katılışından tam 200 yıl sonra! O zaman bu ölümün, dünyanın en şüpheli mirasçı ölümü olduğunu anlardınız!”

“Neee?!” diye çığlık attı iki kadın aynı anda.

“Sinan Bey’in Tepedelenli Ali Paşa’nın altıncı göbekten torunu olduğunu biliyorsunuz. Bu Ali Paşa kaşıkçı elmasını Osmanlı’ya getiren adamdır. Napolyon hapse girdiği zaman annesi Letizia Romalino elması satışa çıkarttığında, Napolyon’un annesinden satın almıştır.” diye devam etti Mehmet.

“Bu arada Nahide hanım da 1974 yılında, yedi yaşında iken Londra’da ölmüştü. Sinan Bey yıllar yılı, manik-şizofren annesini, babasının da yardımıyla yedi yaşındayken süs havuzunda ölen kız kardeşinin yaşadığına inandırmış. Kadın evladını pisi pisine kaybetmenin acısını yaşarken, birdenbire ona tekrar kavuşmanın hezeyanı içinde iyice ilaçlara gömülmüş. Sinan Bey ise, kendi eğilimlerini tatmin için kız kardeşi hayattaymış gibi davranmaya devam etmiş. Kafası karışan annesi de kızına oğlundan daha çok ilgi göstermiş ve korumuş. Elmasla ilgili gerçekleri kızı sandığı Sinan Bey’e açıklamış ve zamanı gelince elması ona bırakacağını söylemiş. Fakat Sinan Bey, kendinde disosiyatif kişilik bozukluğu olduğu için o gün hangi kimliği baskın çıkarsa ona yöneliyormuş. Evlerinde biraz araştırma yapınca Sinan Bey’e ait bir günlük buldum. Artık kadın giysileri giymekten bıktığını ve kız kardeşi gibi davranmaktan nefret ettiğini yazmıştı. Önce olayı basit bir transvestizm yani heteroseksüel erkeklerin kadın kıyafeti giymekten zevk alması hadisesi sanıyorsunuz ama dominant babaanne karakteri çocuklarının kişiliğini oldukça etkilemiş. Bir zamanların saraylarının en ihtişamlı dönemini yaşamış kadınların, gördüklerinden eksik kalınca, bu ezikliklerini güçlü kadın kişilikleri ile nesilden nesile aktarması sonucu, içinde yaşadıkları yüzyıla uyum sağlayamayan mirasyedi evlatlar yetiştirmişler. Bir zamanların varlık içinde yüzen sultanlarının torunlarının torunları, doğru düzgün evlilikler yapmak şöyle dursun, hiç kimseyi kendileriyle aynı seviyede bulmadıkları için direkt aseksüel ve asosyalliğe mahkum olmuşlar. Peşinden de tüm kişilik bozuklukları takip etmiş bu insancıkları.”

“Ondan sonra ‘Parlamenter sistem canımıza yetti’ açıklamaları! Neyse! Bizim Sinan Bey de o sahte ihtişamın zavallı bir kurbanıymış desenize. Bu arada bulgularınız için sizi tebrik ediyorum Sayın Mehmet Bey,” dedi Tilda, için için yaşadığı kıskançlığını belli etmemeye çalışarak. “Ama yine de aklıma takılan bir şey var. Hadi ben o Osmanlıca evrakı yanlış okudum diyelim. Ah Basti ah! Peki, yüzyıllardır sarayda Osmanlı hazinesi olarak sergilenen bu Kaşıkçı elması neye istinaden bu aileden birine miras diye verilecek? İşin bu kısmını anlayamadım işte!”

Mehmet ağzını açamadan bu sefer Hüsnü Bey atıldı: Jö se Matmazel! İsterseniz ona da ben cevap vereyim. Kırk iki yıl önce müzeler kanununda yapılan bir düzenleme ile, müzedeki bazı şartları taşıyan kıymetli eşyalar arzu ederse ve varisi bulunabilirse o kişiye teslim edilebilecekti. Bazı adrese teslim şartlar şöyle idi: II. Mahmut döneminin paşası olan Tepedelenli Ali Paşa’nın Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandı diye kellesi alınmıştır. Sonra Paşa’nın tüm varlığına el konmuş ve Osmanlı Hazinesi’ne katılmıştır.Büyük büyük büyük dedesinin mal varlığına o devirde haksız yere el konukduğunu düşünen Sinan Bey’in sanayici babası, o devirdeki nüfuzunu kullanarak kimselere duyurmadan yerel bir mahkemede Paşa’ya iade-i itibar edilmesi için dava açmış ve kazanmıştır. Bu bilgileri de ben yerel mahkeme kayıtlarından buldum. Bundan sonra yapılacak son iş, 5366 sayılı Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun’a, müzedeki ömrü 200 seneyi doldurmuş değerli eşyaları, daha önce mal varlığı hazineye devredilse de, sonradan itibarı iade edilmiş olan kişilere geri verilecek şekilde bir üçüncü bir madde ekletmekti. Bu da dönemin bürokratları ile pek sıkı fıkı takılan sanayicinin yat gezilerinden birinde hallolmuştu bile. İşte asıl çantada keklik bu elmastı!”

“Norman Bates’in İstanbul şubesi,” dedi Tilda. “Bir tek annesinin cesedi eksik!”

“Bu seferki biraz daha lirik. Günlüğünün en son sayfasına kocaman harflerle şöyle yazmış Sinan Bey: BE ALL MY SINS REMEMBERED*” dedi Mehmet.

“Ben de bir şey soracağım,” diye atıldı Tijen Hanım. “Her şey iyi tamam da neden biri erkek, biri kız kardeşe iki ayrı vasiyet?”

“Madam, ben de bunu kim soracak diye bekliyordum,” diyerek geriye doğru taranmış hissi verilmiş dökülmüş saçlarını bir hamlede peruk gibi kafasından çıkarttı Hüsnü Bey. Altından at kuyruğu şeklinde toplanmış gayet sağlıklı, kuzguni siyah renkteki kendi saçları çıktı. “Efendim ismim Seyfettin Efendioğlu. Büyükdedem Osmanlı zamanında pek meşhur bir dedektifti. Bendeniz de Topkapı Sarayı’nın resmi avukatıyım.”

“Vuala!” diye bağırdı Tilda. “Tipleme tiplemedir. Gerçek olamayacak kadar ilginçti kıyafetleriniz!”

Seyfettin Bey devam etti: “Makbule Hanım vefatından iki sene önce bize geldi. Tüm o kanun değişikliklerinden haberdardı. Rahmetli eşinin, zamanı gelince oğlu Kaşıkçı elmasını miras olarak alabilsin diye çevirdiği dolapları anlattı. Sinan Bey’in kılık değiştirip kızkardeşi rolünü üstlendiğinin senelerdir farkındaydı. Bu oyuna bir son vermek için bu çifte vasiyet oyununu kendi hazırlattı.”

Mehmet ekledi: “Sadabat viyadüğündeki olay yerine kız kardeşinin evde saklanan saçından bir tutam bırakan Sinan Bey, doğru vasiyeti elinde tutabilseydi, Kaşıkçı elması ile mutlu mesut bir yaşam sürecekti.”

“Bu da demek ki 86 karatlık, yaklaşık beş santimetreküp boyutunda ve etrafı 49 adet küçük elmasla bezenmiş olan bu elmas, yine son sahibinde yani Topkapı Sarayı’nda kalmaya devam edecek,” dedi Tilda. Cümlesini bitirmemişti ki:

“48!” diye düzeltti bir kadın sesi. Kocaman açık yakalı bluzundan içerideki dolgun memelerini savura savura uzun kızıl saçlarını yalandan bir yazma ile toplamış genç bir çingene ile yüzünden onun annesi olduğu ayan beyan belli olan daha da kilolu ve daha koca memeli iki kadın içeriye zuhur ettiler. “48 küçük elmas var artık Kaşıkçı elmasının etrafında!”

“Siz nereden biliyorsunuz? Siz kimsiniz? İçeri nasıl girdiniz? Şu çelik kapının kilidini tamir ettirelim demiştim size Tijen Hanım!” diye sinirden eli ayağı titrer hale gelen Tilda’yı Mehmet sakinleştirdi.

“Anacım dinle be ya, bunlar sana demeyecek iyi bir şey. Gel güzel anam sen beni dinle gidek çadırımıza.”

“Bana bak beni dinlen! Anginiz dedektifseniz bana baksın. Yüzü peçeli kendi çarşaflı bir kadın elime bu elması tutuşturdu ve bana ‘Bu elması Hamiyet Yüceses sokağın köşesindeki sarı binaya bırakmazsan, bundan sebep biri ölecek,’ dedi. Polise gidemem, bana inanmazlar. İnsanlık namına araştırıverin gari.”

“Geç kaldınız, biri bu sebepten kağıt üzerinde de olsa öldü bile,” diye mırıldandı Seyfettin Bey.

“Çattık gari!” dedi Tilda. Seyfettin Bey’in araştırması tamamlandığına göre gitme zamanı gelmişti. Peruğun altında bozulmuş olan at kuyruğunu eliyle düzeltmekte olan adamı bürodan nezaketle yolcu etti. Sonra kadınlara yöneldi: “Baştan anlatın şu hikayeyi bakalım.”

Kapıdan çıkmadan duralayan Seyfettin Bey: “Bu arada tabelanızın sırrını ben de çok merak ettim. Hala öğrenemedik Sevgili Matmazel. Ha bir de bu kıyafet benim kendi tarzım, o kadar mı kötü mon şeri?” diye fısıldadı.

“Bir dahaki bölümde bu Çingene kardeşlerimin hikayesini ve elmasın gizemini çözelim söz tabelayı anlatacağım. Yumurta topuk işine gelince, sadece bu yüzyıla uygun giyinseniz yeter,” dedi Tilda ve kapıyı Seyfettin Bey’in suratına kapattı.

*Tüm günahlarım hatırlansın; Hamlet, Perde III, Sahne I, Shakespeare.