Bu hikayem Dedektif Dergi’nin 1. sayısında yer almıştır.

Her şey bir ilan ile başladı. İlanda, bir süreliğine bir dedektiflik bürosuna bakmak üzere, araştırmacı, gözlem yeteneği yüksek, meraklı bir veterinerlik mezunu ya da öğrencisi arandığı yazılıydı. ‘Dedektiflik bürosuna aranan veterinerlik öğrencisi… bu ben olmalıyım…’ diye düşündü Mehmet.

İlanda belirtilen sabit telefonu aradı. Telefonda konuştuğu temizlikçi kadın, “Hanımım önümüzdeki hafta yurt dışına çıkacak, o yüzden yerine bakacak birini bulması lazımmış. Sen müsait olunca gel! Hatta bugün gel! Hemen gel!” diyerek Mehmet’i ilginç bir şekilde görüşmeye çağırdı.

‘Demek şimdiye kadar kimseyi işe almamışlar. Bugün şanslı günümdeyim’ diye düşünerek yollara düştü Mehmet. Vardığı adres, Suadiye, Hamiyet Yüceses Sokak’ta köşede bir apartmanın giriş katıydı.

Mehmet’i kapıda, çoğu siyah, azı ve ağzı beyaz kocaman bir erkek kedi karşıladı. Belli ki evine girmek istiyordu. Yukarı baktı, gencin bacaklarına süründü, kocaman erkek kedi sesiyle miyavladı.

Kapı aralıktı. Tabii ki önce kedi, arkadan Mehmet içeri girdi.Başında yazmasıyla türkü çığırarak döne döne temizlik yapan bir kadın, ağzından da yarısı içilmiş sigarasını düşürmeden delikanlıya talimat yağdırmaya başladı:

“Geç geç geç! Basma buraya! Geç otur! Hah şöyle! Sen etrafı bir incele. Benim işim birazdan biter. Hanımımın tekeri patlamış, yardıma kapıcıyı gönderdim, birazdan o da gelecek!”

Temizlikçi kadın, mor çiçekli şalvarın üzerine giydiği kırmızılı sarılı etekliği eliyle toplaya toplaya, toplasan herhalde yüz on kilo gelebilecek kalçaları ve memelerini sallaya sallaya, bu kadar ağırlığı nasıl taşıdığına insanın hayret ettiği minik minik ayaklarının üzerinde seke seke, bir o yanı bir bu yanı silip parlattı. Sonra, o kadar kilosuna rağmen hiç tısıldamadan bir kelebek hafifliğiyle Mehmet’e bir bardak çay getirdi. Mehmet, dedektifin masasının önündeki koltukta sessizce oturmuş, cep telefonuna bakarken, kafasını kaldırınca, az kalsın dağ gibi memeler ve aralarındaki vadide boğulacaktı. Kadın hışımla geri çekildi, çay delikanlının üzerine döküldü. Oğlan koltuktan fırladı, kadın geriye sıçradı. Nereden buldu ise alelacele oğlana uyacak bir eşofman altı ile çıkageldi.

“Al bunu, şurada değiştir üstünü, benim işim bitti, hanımım birazdan gelecek,” dedi ve kapıyı çarptı, gitti.

Mehmet ilk şaşkınlığı üzerinden attı. Islak pantolonu çıkarıp kalorifer peteğinin üzerine serdi. Eşofman üzerine olmuştu, bir farkla, bu bir kadın eşofmanıydı.

Büro ya da ev-büro, kocaman bir salon, mutfak, banyo ve kilitli bir odadan ibaretti. Giriş ve bir odanın salona katıldığı, saklanmaya çalışılmış olsa da Mehmet’in gözünden kaçmayan tadilat izlerinden belliydi. Kocaman salonun duvarında pek çok yağlı boya tablo asılıydı. Bazılarında İstanbul resmedilmiş, bazılarında İzmir hayal edilmişti. Kiminde ise, bu iki şehrin silüeti birbirine karışmıştı. Minyatür misali perspektif algısı olmadan kuleleri yükselen bu hayali şehrin, kim bilir hangi deniz düşlenerek çizilmiş denizinin kıyısında kocaman kediler cirit atıyordu. Tanınmamış, belki biraz acemi ama şevkle resim yapan ve resimlerindeki manzaralardan anladığı kadarıyla epey yaşlı,hatta kafası karışık iki ayrı ressamın resimleriydi bunlar.

Derken kapı zili çaldı. Kapı zili? Çaldı?

‘Hani hanımın gelecekti?’ diye içinden sordu Mehmet tombul temizlikçiye. Ama işte hanımı dediği kadar çabuk gelmemişti ve kendi, üzerinde bir kadın eşofmanı, bir dedektiflik bürosunda yalnızdı! Saniyenin onda biri kadar süren bir ikilem yaşadıysa da sonunda kendini toparladı ve kapıyı açtı.

Bir kadın çekinerek içeri girdi. Belli ki daha önce buraya hiç gelmemişti, çünkü içeri girer girmez “Dedektif bey,” diye ağlamaya başladı.

Mehmet, önce ne yapacağını bilemeden durdu. ‘İnsanın başına ne gelirse… Tövbe tövbeee! Madem kapıyı açtın, al sana merakın sonu,’ dedi içinden. Protokol ses tonunu takınarak kadını dedektifin kocaman masasına buyur etti.

Kadın kırmızı ojeli ellerindeki buruşuk selpak mendili burnuna süre süre ilerledi, masanın önündeki koltuğa çöktü.Eşofmanı meşofmanı görecek hali yoktu.

Siyah, diz altı, derin dekolteli, şık bir elbise ile siyah ipek dantelli külotlu çorabın altına sivri topukları 11 pontluk kısa siyah bir deri çizme giymişti. Sırtındaki pahalı İngiliz kumaşından gri kaşe paltoyu bir omuz hareketi ile koltuğa bıraktı. Anlaşılan sıcak basmıştı. Tam menapozluk yaşlarının başında, etine dolgun,güzelce bir kadındı.

Kocası iki gündür ortadan kaybolmuştu ve telefonuna da ulaşılamıyordu. Ailevi nedenlerden dolayı polise de gidememişti. “Babam çok saygın bir iş adamıdır. Damadı, af edersiniz şeyinin derdine ortadan kayboldu dedirtmez,” dedi. “Param var. Tüm uçaklar, tüm oteller, tüm tatil köyleri, Şile’si Ağva’sı bırakmayın arayın, tarayın. Kocam zevkusefa içinde o şırfıntı sekreteriyle gününü gün etmeden onu bulun.”

“Yüzüğünüz de çok şıkmış,” dedi Mehmet, biraz da kadının cırlak sesi daha fazla kulaklarını tırmalamasın diye konuyu değiştirmek için.

Kadın, “Sağolun,” dedi burnunu çekerek. “Kocamın annesininmiş. Yirmi yıl önce biz evlenirken bana vermişti,”darken, salyalarla sümüklerle ağlamaya başladı. “Ben işte böyle hatıralara kıymet verirken o Allah’ın cezası herif kim bilir kimin koynunda oynaşıyor?”

“Lütfen hanımefendi sakin olunuz,” demeye çalıştı Mehmet.Ama kadını sinir gözyaşları içinde höyküre höyküre ağlamaktan alıkoyamadı.

Çay geldi Mehmet’in aklına, mutfağa koştu. Soğumuş da olsa bir bardak çay getirdi kadına. Kocasının ismini, resmini, tüm bilgilerini önünde bulduğu ilk deftere, çok bilmiş bir dedektif edasıyla not aldı. Sonra kadını yolcu etti.

‘Lan ben neyin içine düştüm böyle?’ diye düşünecekti ki,telefon çaldı. ‘Haydaaaa! Ne cevap vereceğim ben şimdi telefona?’ diye panik olduğu anda, kapıdan girerken göz hafızasına aldığı ama bir anlam verebilmek için deminden beri kafasındaki işlemcide döndürüp durduğu tabela geldi aklına:

A D L İ   T I P   A K R I H A

F İ T   K E D E D L   E Z Ö

Üst sırada aralıkları düzgün olmayan harflerle, sanki beceriksiz hatta başarısız bir reklamcı tarafından yapılmış gibi bir ADLİ TIP AKRIHA yazısı, bir alt satırda da FİT KEDEDL EZÖ kelimeleri vardı. Telefon üçüncü kez çalarken hiç bir şey dememektense ‘adli tıp dedektifi’ derim diye düşünerek telefonu açtı Mehmet.

Telefondaki genç erkek sesi aşırı sinirliydi. Sinirine hakim olamadığı için yükseldikçe patlıyor, hırçınlaştıkça kulakları tırmalıyordu. O kadar çok ve çabuk konuşuyordu ki, Mehmet bir şey diyemeden bir çırpıda saydı her şeyi.

“Ben yıllardır bu grup adam olsun diye uğraşıyorum, onlar benim müziğimi çalıyorlar. Dedektif yerinde mi? Yoldayım ben.Acilen araştıracağız kim tescil ettirmiş olabilir bu şarkıları kim, kim, kim?”

Mehmet ‘Buyurun dedektif burada,’ demeye çalıştı ama karşıdaki ses, es vermeyi unutup sızlanmaya devam ederken nihayet olayı algıladı. “Tmm 5 dkkya ordym,” dedi ve kapattı. Sanki kötü yazılmış bir telefon mesajı gibi konuşuyordu; kısa kısa, kesik kesik, ama satırlarca.

Kapı zili tekrar çaldı. Mehmet bu sefer hazırlıklıydı. Genç müzisyen modası geçmiş sivri burunlu siyah çizmeleri, siyah daracık pantolonu, zımbalı siyah deri ceketi, uzun bakımsız siyah saçları, hızmalı burnu ve kaşı, siyah ojeli, ölü gibi bembeyaz iki eliyle tuttuğu mavi plastik dosyası ile hışımla içeri daldı. Peşinden de bir parfüm rayihası rockçı genci kovaladı.

“Selam, ben Görkem,” diyerek buyur edilmeden koltuğa attı kendini. İnce burnu, bembeyaz teni ile Michael Jackson’ın ölmeden önceki, artık beyaz bir adam olduğu son haline benziyordu. Ama ağzını açınca, sigaradan aşırı sararmış dişleri, bütün o feminen güzelliğini sildi. Alice Cooper gibi simsiyah kalem çektiği gözlerini koca koca açıp Mehmet’e dikerek bir sigara yaktı. Arka cebinden çıkardığı ayfon altı plas cep telefonunu sehpaya fırlattı.

“Bana nasıl yardımcı olacaksınız? Az önce takside çok sinirliydim ama sakinleştim şimdi. Sakıncası yok değil mi? Yani sigaranın?”

Mehmet’in cevap vermesine müsaade etmeden devam etti Görkem.

“Hırsız hırsız! Bunların hepsi hırsız! On yıllık arkadaşımdı! Bu şarkıları beraber çalacak, söyleyecektik. Neymiş benim sesim güzel değilmiş! Grubun beyni benim lan! Hep o orospu bakışlı basçının kafasının altından çıktı bunlar! Yoksa benim on yıllık arkadaşım bana bunu yapamaz!”

“Sakin olun Görkem bey!”

“Olmaz olamaaaaz!”

Sesi en yüksek seviyede çatlarken saçını iki elinin tersiyle omzundan arkaya savurdu Görkem. Küskün, ağlamaklı, sinirli ve isterik dudaklarını büzdü. Gözleri doldu. Az önce önündeki sehpaya, telefonun üzerine fırlattığı dosyaya sarıldı. Birden ayağa fırladı. Telefonu kıçından düştü düşecek pantolonun arka cebine tıkıştırdı.

“Haaayırrr! Asla müsaade edemem! Sen de yalancısın! Dedektiflere de güvenemeeeeem. Alamazlaaar benim şarkılarımı! Çalamazlaaaaar!” diye martıları kıskandıracak bir sesle çığlık çığlığa bağırdı ve paranoyasını da kucaklayıp geldiği hışımla çıktı, gitti.

 

Mehmet oturduğu yerde sinirinden gülmeye başladı. “Çattık yahu,” dedi, sesli olarak kendi kendine.

Tüm bunlar olup biterken odadaki en yüksek mobilya olan gümüşlüğün üzerinden, içerideki titreşimleri, yumuk yumuk gözleri, bıyıkları ve kulakları ile algılıyordu tombul erkek kedi.

Mehmet kendi kendine konuşmaya devam etti:

“Dedektifle görüşmeye gelen ben, dedektif gibi görüşme yapan ben! Bu ne ya?”

Pantolonunu kontrol etti. Kurumaya yüz tutmuştu. ‘Giyeyim şunu da, gideyim bu tımarhaneden,’ diye düşündü. Banyoya girdi.Eşofmanı çıkardı. Bir an ‘Ne yapsam ki?’ diye düşündü. Ne yapabilirdi ki? Elinde olmayan sebeplerden tanımadığı birinin elinden, tanımadığı birinin eşofmanını giymek zorunda kalmıştı.Katladı. Banyo dolabının üzerine bıraktı. Kocaman salona ve tablolara son bir kez göz gezdirdi. Tam kapıdan çıkacaktı ki, tombul erkek kedi, kocaman sesi ile canhıraş bir miyavlama tutturdu!

“Hey Allahım!” dedi Mehmet kapı eşiğinde dikilirken. “Dedektifin kendi yok, kedisi yapıyor herhalde mülakatı. Bana ne tombilik, nasıl çıktıysan in oradan,” diyerek eşikten adımını attığı anda kedi, daha ciğerden bir “Miyaaaaaaaaavvv!” çekti.

“Anlaşıldı neden veterinerlik öğrencisi aradığı bu dedektifin!Kendine asistan değil, kedisine bakıcı arıyor herhalde,” diye söylenerek içeri girdi.

Kedi, boyu neredeyse iki metreyi bulan gümüşlüğün üzerinde, bir o kenardan bir bu kenardan aşağı bakıyor, ama bir türlü aşağı atlayamıyordu. Mehmet, sanki anlayacakmış gibi, “Bak Kediş, yukarı çıkmak için harcadığın efor daha fazla. Aşağı inerken yer çekimini kullanacaksın. Bu yaşına geldin hala öğrenemedin mi?” diye konuşarak bir sandalyeye çıktı. Korkmuş gibi duran hayvanı kucağına alır almaz, kedi Mehmet’i basamak olarak kullandı ve kucak seviyesinden topuduk diye bir ses çıkararak ahşap zemine atladı. İki adım ilerleyince Mehmet’in kedi yüzünden açık bıraktığı kapıdan içeriye sessizce süzülen elli yaşlarında, kır saçlı, orta kilolu, kocaman elli ve ayaklı, iri burunlu bir adamın ayaklarına süründü.

Mehmet sandalyeden atladı. Şaşırmıştı ama artık kaderine razıydı.

“Buyurun, hoş geldiniz,” dedi adama.

“Ben, ben,” dedi ellili yaşlarındaki adam kekeleyerek. Üzerinde en az otuz yıllık bir Vakko takım elbise vardı. Modası geçmiş ama yıpranmamış kıyafetin içinde, titiz ama takıntılı olduğu belli olan adam, elleri ayakları kıpır kıpır oturuyordu masanın önündeki koltukta. Elinde tuttuğu A4 boyutundaki kapalı sarı zarfı göstererek, “Annemin vasiyeti bu,” dedi. “Kız kardeşim öyle diyor. Ama ben bu vasiyeti akli dengesi yerinde iken yazdığına inanmıyorum. Sizden isteğim, ikinci ve geçerli başka bir vasiyeti olup olmadığını araştırmanız.”

Sesi sanki her an ağlamaya başlayacak gibi titriyor, bu yüzden, olduğundan en az on yaş daha yaşlıymış gibi çıkıyordu.

Mehmet’in sinirleri bozuldu. Tanımadığı bir dedektifin bürosunda, sanki oymuş gibi numara yaparak görüştüğü üçüncü kişiydi bu. ‘Eğer bu adam da karşımda ağlamaya başlarsa, sinir bozucu kahkahalarla koşarak kapıdan çıkıp gideceğim sanırım,’ diye düşünerek korkmaya başladı. O yüzden duruma el koydu.

“Tamam efendim. İsminizi bağışlar mısınız?”

“Sinan.”

“Tamamdır Sinan Bey. Boşuna görüşmemizi uzatıp sizi fazla borca sokmayalım. Annenizle ilgili evrakı bırakın ve iletişim bilgilerinizi buraya yazın. Ben sizi en kısa zamanda bilgilendireceğim.”

Son anda kendisinin de beklemediği bir hızla, geldiğinden beri masanın üzerinde ona bakmakta olan BMW anahtarlarını avuçladı ve “Buyurun, sizi gideceğiniz yere kadar bırakayım,”deyiverdi.

Sinan Bey, bunu hiç beklememiş olmalıydı ki, sinirli sinirli salladığı ayağını sehpaya vurdu. Sonra toparlandı ve “Teşekkür ederim, size zahmet olacak,” diyerek teklifi nazikçe kabul etti.

Mehmet ufak bir bakınma ile mutfaktan kedinin yiyeceğini bulup mama kabına biraz koydu. Sonra, bürodan birlikte çıktılar. Sinan Bey boyuna göre kocaman ayakları ile bir penguen gibi yürüyerek geçip yolcu koltuğuna oturdu.

Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadılar. Mehmet, Sinan Bey’i Gayrettepe’ye bıraktıktan sonra, altındaki BMW’ye yakışır makaslarla Hamiyet Yüceses Sokak’a geri döndü. Trafiğe rağmen, çok hızlı gelmişti. Kediye mama verirken kaşla göz arasında çiğneyip kilidine yapıştırdığı çiklet sayesinde, kapısının hala açık ve içinde kimsenin olmamasını umduğu büroya kolayca girebileceğini hesaplamıştı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı.Kapı kapalıydı. Avucunda, ne akla hizmetse, sahibinden izin almadan kullandığı BMW’nin anahtarı, endişe ile zili çaldı.

Kapıyı, otuz yaşlarında, uzun boylu, ince yapılı, uzun bacaklı, uzun kumral saçlı, ela renkte badem gözleri deli deli bakan bir kadın açtı. 11 pontluk, kısa, siyah, deri çizmelerinin topuğunda dönerek, siyah tayt ve truvakar kollu siyah bluzun üzerine giydiği pelerin misali siyah dantel tuniği savurarak masanın arkasındaki koltuğuna yerleşti. Kafasını kaldırmadan konuşmaya başladı:

“Hem dedektif adayı, hem araba hırsızı! Mehmet Cinozoğlu. 20 yaşında. Sabrına bakılırsa kalabalık bir ailede yetişmiş. Kadınların dekolteleri ve temizlikçi kadınların koca memeleri karşısındaki davranış biçimine bakılırsa, muhafazakar bir ergenlik geçirmiş. Akıllı, atılgan. Kedim Basti’yle olan diyaloğuna bakarsak hayvanlarla arası iyi. İş bitirici, çözüm bulucu. Son müşteriyi evine bırakman gereksiz riskti ama. Ayrıca sen tüm bunları bürodaki kameralardan öğrendiğimi düşünüyorsun değil mi?”

“Tabii ki hayır. Hem yardımcı dedektif arıyor, hem tiyatroculuk oynuyorsunuz. Temizlikçi kadın rolünde çok iyiydiniz ama o kocaman gövdenin serçe gibi sekmesini sağlayan o minik ayaklar ilk saniyede kendini ele verdi! Kocasını arayan zengin kadının kayınvalidesinden miras dediği alyans, Atasay’ın 2016 koleksiyonundandı. Ayrıca şu an ayağınızda, o kadının giydiği siyah çizmeler var. Rockçı gencin benim şarkım diye sarıldığı dosyadaki ismi değiştirilmiş ilk şarkının akorları, Bulutsuzluk Özlemi’nin Sözlerimi Geri Alamam şarkısıydı. Duvardaki resimlerin nerdeyse yarısı büyükbüyükannenize ait. Diğer yarısı ise anneannenize. Büyük İzmir Yangını’ndan sonra İstanbul’a gelmiş aileniz. Anneannenizin oldukça kafası karışık, hatta Alzheimer diyebilirim. İzmir’deki saat kulesini defalarca İstanbul’da resmetmiş. Soyadı Kanunu ile İstanbul’a ait bir soyadı almışsınız: Ahırkapıcıyan. 6-7 Eylül olaylarından sonra Ermeni asıllı olduğunuzu saklamak için soyadınızı Ahırkapı olarak kısaltmışsınız. Tabelanızı ise bu acemi ressamlardan tahmin ediyorum anneanneniz yapmış. Anısı ve esprisi olduğunu kabul ediyorum, o yüzden tersten yazılmış AHIRKAPI TİLDA ÖZEL DEDEKTİF kelimelerini anlamam biraz zamanımı almadı değil.”

Birden kapıdan içeri orta yaşlı, kısa boylu, sarışın bir kadın girdi ve “Ala!” diye bağırdı. “Ben size demiştim o kadar kilolu bir tipleme yapmayalım diye Tilda’cığım. Ya da ayacıklarınıza üç kat çorap giyecektiniz! Pekii, siz, genç Mehmet, tüm bunları bu yağlı boya tablolardan mı öğrendiniz kuzum?”

Tilda gülümseyerek kadına doğru elini uzattı. “Ah, Tijen Hanım! Sizi resmi olarak tanıştırayım. Mehmet, Tijen Hanım emekli tiyatrocu ve makyözdür. Üst katımda oturuyor. Çevirdiğim bu tiyatroda bana o yardımcı oldu.”

Mehmet kadının elini sıkarken, “Sorunuzun cevabı elbette hayır Tijen Hanım,” dedi. “Tanıştığıma memnun oldum ayrıca. Bir kısmını evet, ama soyadıyla ilgili kısımları hanımefendinin şifrelendirmediği bilgisayarından okudum.”

Sonra, gülerek Tilda’ya döndü. “Bu arada bu kadar çok tiplemeyi hep aynı parfümü taşıyarak yapamazsınız Tilda Hanım. Hele parfümünüz Versace Tuberose gibi bir ‘haute-couture’ parfümse asla!”

“Ama ben bugün özellikle hiç parfüm sıkmadım ki!” diye bağırdı Tilda.

“Cüzdan! Cüzdanına parfüm sıkmıştın ya yanlışlıkla,” dedi Tijen Hanım.

“Ve tabii ki cüzdan deriydi! Mükemmel koku tutucu! Madem tebdili kıyafet yapacaksınız, nasıl koktuğunuza dikkat etmelisiniz! Ayrıca kırmızı ve siyah oje çok riskli. Ondan sonra orta yaşlı erkek tiplemesi yapınca tırnağınızın kenarında oje kalabiliyor,” dedi Mehmet gözlerinden fışkıran zeka kıvılcımlarını saklamaya lüzum görmeden.

“Nasıl yani? Ben orta yaşlı erkek tiplemesi yapmadım ki? Makyajımı temizleyip büroya seni işe almaya geliyordum ki, orta yaşlı erkek müşteriyle arabama binip topukladın.”

Mehmet’in gözündeki az önce parıldayan fer söndü. Omuzları da yüzü gibi düştü.

“Anlamadım. Sinan Bey de sizin tiplemeniz değil miydi? O kocaman burun, kocaman eller ve ayaklar? Tırnağındaki oje kalıntısı?”

Tilda, “Yoo, o ben değildim! Adam karikatür gibiydi ama gerçekti,” diyerek kahkahalarla güldü. “Al sana ilk gününde çözmen gereken bir muamma,” dedi ve dosyayı, kapı dışarı etmekte olduğu delikanlının kucağına fırlattı.

“Ha, bu arada bana başvuran seksen üç kişiden, bu tiyatro numaralarımın içinden çıkabilen ilk kişisin. İşe alındın. Ama bir daha asla arabamı çalma!” diye göz kırpmayı da ihmal etmedi.

“Haklısınız, çok özür dilerim, benim amacım Sinan Bey’i, yani ben onu siz sandığım için sizi, hesapta uzağa bırakıp sizden önce büroya gelmekti ama olmadı. Bu arada tabelanızın sırrını ne zaman öğreneceğiz?” diye ancak sorabildi Mehmet kapı eşiğinde.

“Bir dahaki bölümde sen muammayı çözünce,” dedi Tilda ve kapıyı delikanlının suratına kapattı.