Bu yazım Gölge e-Dergi Ocak 2017 sayısında yayımlanmıştır. İllüstrasyon Zeynep Zeze...

Previously on Gölge:

“Sanırım sevgili editörümüz Mustafa Emre Özgen yine başlığı yanlış anlamış. Aralık ayındaki başlık ‘GREVİMİZ’ değil, GÖREVİMİZ TEHLİKE’ olmalıydı. Hem bizim kızların şekilleri bile yok grev yapamazlar ki!? Hadi Lisbeth Salander’i sinemada iki farklı aktris canlandırmıştı. Ya Gölge? Sanal bir kere o! Kendi yok! Şekli yok!

Gölge: Sensin şekilsiz! Sigorta yok! Yol parası yok! Sodexho yok! Tam 11 aydır çalış babam çalış! Hadi masaya oturalım buna çözüm bulalım, diyen de yok. Ne zaman, ‘Ne olacak bizim şu sigorta işi?’ desek, çözüm masasını devirdik, süreci dondurucuya koyduk falan filan lafları!”

***

“Gölge ve Lisbeth Salander dünya üzerinde günümüzde ya da geçmişte yaşamış kötü adamlarla uğraştıkları yetmiyormuş gibi bir de, kendini, ‘Birilerine ya da bir şeylere düşman olan, baş kaldıran herkesle işbirliği yapabilir’ diye tanımlayan Ybani isimli intikam meleği (melekliği tartışılır) ile baş etmek zorunda kaldılar.”

***

“Gölge ve Lisbeth, sosyal medyadan, Ybani’nin, 17 Kasım Terör Örgütü Lideri Hristodulos Ksiros ile Atina’ya gittiğini öğrendiler. Soluğu Atina’da aldılar. Bir intikam meleği ve hapis kaçkını bir örgüt elebaşı ne yapar, ne eder, kimin peşine düşer; sorup soruşturmaya başladılar. Amma ve lakin, olay sandıklarından daha karmaşıktı. Ya da basitti; sadece yanlış yüzyıldalardı.”

***

Tarih ilmi, 415’te Bizans İmpartorluğu’nda I. Teodosyus’un Hristiyanlığı kabul etmesinden sonra kendine biat etmeyen ve aklın dinden üstün olduğunu ısrarla savunan Hypatia isimli bir bilim kadınının öldürüldükten sonra bedeninin parçalanışını tozlu sayfalarının arasına gömdü.

“Gölge, Lisbeth ve Ybani, (maalesef) 21. yy’da da görebilecekleri bu vahşete ilk elden tanık oldular. Gölge ve Lisbeth, kendi zamanında intikam alırken ikinci bir defa düşünmeyen, geçmişten de intikam alabileceğini sanan Ybani’yi zor zapt ettiler. Geçmişi değiştiremeyeceklerini, ancak ondan ders alıp daha güçlü ve adil bir gelecek yaratabilecekleri gerçeğini Ybani’ye anlatmaları iki saatlerini aldı.

Tüm insanlığın bunu kavrayabilmesi ise, aradan 1601 yıl geçmesine rağmen hala mümkün görünmüyordu.”

***

“Lisbeth: Ne kadar yüzyıl geçerse geçsin erkek aklının, düşünen, fikir üreten kadın karşısında acz içinde olduğunu görecekleri için baskı yöntemlerini değiştirecekler ama kadını mutlak hakimiyet altına alma çabaları asla bitmeyecek! Şekilden şekle girip her daim önümüze sürülecek!

Ybani: Madem ikiniz de bu kadar akıllısınız da neden az önce sana şekilsiz diyen ve bunca zamandır sizi sigortasız, maaşsız, aç susuz çalıştıran yazarınıza karşı ayaklanmıyorsunuz?

Gölge: Haklısın da ne yapabiliriz ki? Klavye onun elinde!

Ybani: GREV YAPIN!”

***

“Noel Baba: Açılın bakıyım! Ben de grev yapmaya geldim. Bin yıllardır her yılbaşı çalış çabala, paketle, hediye dağıt, eski yılı yeni yıla bağla! Sonucu ne! Bir teşekkür eden mi var?! Ben de grev yapayım da, sonsuza kadar 2016’da kalıp görün gününüzü!”

***

Boş bir arsa bulup bir varilde yaktıkları isyan ateşinin dumanı gökyüzüne yükselirken, bu dumanı ciğerlerine çekip kendi isyanına tütsü yapmak isteyenler yanı başlarında bittiler. Ateşin başında kimler yoktu ki:

Tabii ki benim kahramanlarım Gölge ve Lisbeth (rahmetli Stieg Larsson’a minnettarım), kendine dergi bulamamış anti-kahraman Ybani, muhabirimiz Savaş Ay, Mehmet Berk Yaltırık’ın Tepedeki Bar hikayesinden kopup gelen kişiler Bekir, Peymanzer, Vedat, Kenan, Pelin ve Paşa Kızı, aynı zamanda patronu olan kocasından çok çekmiş olan Tina Turner, seçilememiş Hillary Clinton, Polonya eski Cumhurbaşkanı ve işçi lideri Lech Walesa, yönetmen Quentin Tarantino ve Noel Baba.

Clinton, Tarantino, Tina Turner işimiz başımızdan aşkın diyerek grev alanını terk ettiler. Lech Walesa, “Kızlar ben eskiden işçi lideriydim, ama devletin başına geçince eskisi kadar saygın olmadığımı düşünüyorum. Sizlere bu çetrefilli yolda iyi şanslar!” diyerek, biraz buruk, ülkesine döndü M.B. Yaltırık’ın karakterleri, yazarlarından gelen bir haberle haklarını elde ettiklerini bizim kızlara haber verdiler, “Darısı başınıza,” dediler ve onlar da gittiler.

Noel Baba, geyiklerini bir kenara park etmiş, kutuplara gidip çocukların hediyelerini getirip yorulmaktansa ateşin başında yan gelip yatmaktan memnun, greve devam ediyordu. Gölge, Lisbeth ve Ybani neyse de, Noel Baba ikna edilemezse 2017 sonsuza kadar gelemeyecekti.

***

Ben, daha yazının başında, grevdeki kahramanlarımı ve yoldaşlarını ikna etmek için klavyemin başına oturmuştum, arkadan gelen bir ses duydum. Döndüm baktım ki ne göreyim! Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez, bana, bu grevi kimse zarar görmeden hakkıyla yazabilmem için yardım etmeye gelmişti!

Marquez: Bak kızım, insanların hak, eşitlik ve adalet talep etmeleriyle ilgili yazı yazmak zordur. Hele işçilerin grevleriyle ilgili haber yapmak, grev yapmaktan daha zordur. Bakma sen o çokbilmiş Fransızlar’ın eften püften sebeplere canları sıkıldıkça La Place de Gréve- Grev Meydanı’na koştuklarına. Adamlar Revolution’u yani devrimi de karşı-devrimi de yaşadılar. Mottosu Liberté-Egalité-Fraternité / Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik olan bir halk devrimi, koskoca kendini beğenmiş bir Napolyon yarattı sonunda. Onun da sonu geldi ama Fransızlar’a çok çektirdi. İşçi olunca da çekersin. Dert çekersin, mesai saatini iple çekersin, kura çekersin, çile çekersin. Hiçbir patron senin hakkını korumak için uğraşmaz, ürettirdiği mala ve kazanacağı paraya bakar. Durum böyle olunca sendika kurarsın ya da kurulu bir sendikaya kaydolursun. Sonra greve gidersin ve zaten hakkın olan şeyleri istersin. Ha, bu arada sendika başkanın dönemin bakanları ile Hilton otellerde yemekler filan yiyip hakkın olanı almaman üzerine kurulu bir düzende, ağzında en kaliteli Küba purosuyla kahkahalar atarken, sen ya hiçbir şey elde edemezsin, ya da coplanıp yerlerde sürüklenerek tutuklanırsın. Bu dünyanın kanunu böyle maalesef. O yüzden bu yola baş koyman lazım. Her türlü haksızlığa -sana yapılmasa da- başkaldırman ve adaletin herkese lazım olduğunu unutmaman… Bir önceki sayfada ‘Yaşasın halkların kardeşliği!’ dedirttiğin politikacıların, bir sonraki sayfada kendi halklarını kahpece satmalarını veya gücü elinde bulunduranlar tarafından haksız yere yerlerde sürüklenerek tutuklanmalarını yazmaktan vazgeçmemelisin.

Tuğba: Siz hiç vazgeçmediniz ama değil mi?

Marquez: Sen bana bakma ben Güney Amerikalıyım. Her halükarda kaybedenler takımındayız biz.

Tuğba: Öyle demeyin ama. Güzel şeyler de olmuyor değil Güney Amerika’da. Mesela seçilmiş ilk marksist lider Salvador Allende gelsin grev alanımıza, ne dersiniz?

Marquez: Peşinden Amerikan haydudu Pinochet’yi getirtip, sevgili Salvatore Allende’yi de başkanlık sarayında direnirken kurşunlatacaksan ama gazetelere ‘İntihar etti’ diye yazdıracaksan olur. Hiçbir iyilik kötülüksüz kalmaz bu dünyada!

***

Kalın bir erkek sesi: Biri Küba purosu mu dedi ne!

Biz Marquez’le grev alanına müdahale etmemek için fısıl fısıl konuştuğumuzu sanırken, keskin görüşlü ve kulaklı bir koca kurt girmişti alana: Fidel Castro. Yanında camarada’sı, yoldaşı, sırdaşı, Che vardı tabii ki. Küba Gerillaları’na dahil oldukları günlerdeki gibi, ikisi de yıldızlı şapkalı başlarında sönmeyen gençlik ateşleriyle isyan ateşine kıvılcım saçmaya gelmişlerdi.

Fidel Castro: Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorundadır?

Che: Eğer siz de herhangi bir adaletsiz durum karşısında öfkeden titriyorsanız, benim yoldaşımsınız!

Gölge: Keşke bu dünyada hiç kimse lüks otomobile binmese ve hiç kimse çıplak ayakla yürümese… Ama sizin bu hayaliniz için Kübalılar “Ülkeye zenginliği eşit şekilde yaymak isterken aksine fakirliği eşit şekilde yaydı,” diyorlar.

Castro: Kızım, ülke yönetmek yemekli düğün tertip etmeye benzer. Aynı anda herkesi memnun etmek imkansızdır. Yemekte tavuk sote versen, bak bak ucuza kaçmış pezevenk derler. Önlerine kişi başı birer kızarmış kuzu koysan bu sefer de ne gerek vardı şu israfa diye yedi sülalene söverler. Her sistem kendi zencilerini yaratır. Mesela insanlardan sadece akşama kadar evlerinde elektrik üretmeleri istense, her eve yetişkin sayısı kadar sabit bisiklet konup siz sadece bunlara binip elektrik üreteceksiniz, devlete satıp ihtiyaçlarınızı karşılayabileceksiniz, dense; emin ol kendi evindeki bisiklete binsin diye diğerlerine erzak verecek bazı aklı evveller çıkacaktır. Herkesin eşit çalışması gerekmeyince de yan gelip yatanlar farklı bir sınıf oluşturacaktır.

Lisbeth: O zaman Trump’ın dediği lafa mı geldik yani sonunda: “İnsanlar eşit doğar. Hayır. Bazıları daha zekidir.” Zeki olanın diğerini sömürdüğü dünya düzenine evet mi yani?!

Castro: Eşitlik diyoruz ama bir fille bir fareye eşit miktarda yemek verirsek bu adil sayılır mı? Hayvanlar aleminde bile büyük balık küçük balığı yutuyor ve biz buna doğanın kanunu deyip, gülüp geçiyoruz. İnsanların da -bu saatten sonra bir manyağın çıkarabileceği bir savaştan sağ çıkabilenlerin- mevcut bütün ‘ist’leri literatürden silip yenilerini bulmaları lazım. Hem o Trump’a da benden selam söyleyin, kendini fazla ciddiye almasın!

***

Grev alanındaki kalabalık artık havadan drone’la görüntü alacak kıvama gelmiş, toplanan grubun farklılıkları isyan ateşinin potasında eriyerek adeta meşhur Woodstock ruhu gibi müthiş bir kalabalığa dönüşmüştü. Derken tabii ki müzik sesi duyuldu:

“Bugün duyduğun haberler sana utanç veriyor olabilir

Bugün din ve ırk uğruna cinayet işleniyor olabilir

Mostar Köprüsü yıkılmış, Neretva ne kadar üzgün kim bilir?

Ne olursa olsun yaşamaya mecbursun!”

Alana Bulutsuzluk Özlemi gelmişti. Nejat Yavaşoğulları ve ekibi çığlık çığlığa şarkılarını söylüyordu ki, birden ortalık karıştı.

Papa Fransis: Sizi ve bu kutsal amacınızı kutsamaya geldim evlatlarım.

Ybani: Sen git ölüleri kutsa şapkalı kukla! Altın kaplı saraylarda yaşayan dini lider istemiyoruz biz!

***

Marquez: Neden ülkenizin Miyanet İşleri Başkanı’nın gelişini yazamadın? Böyle şeylerden imtina ederek yazmaya devam edemezsin!

Tuğba: Bizim Miyanet İşleri Başkanı grev alanına giremedi de ondan! Çoktan grev alanına doluşmuş ODTÜ’lü öğrenciler 6 Ocak 1969’da Amerikan Büyükelçisi Robert William Komer’in siyah Cadillac’ına yaptıkları gibi, MİB’nın şu meşhur zırhlı mersedesini devirdiler. Kendi, korumalarının arabasına binip paçayı zor kurtardı. Arabayı da ateşe verdiler. Biraz sabretseniz yazacaktım!

***

Bulutsuzluk Özlemi Papa yüzünden yuhalamalara ve protestolara gark olmuş kalabalığı sakinleştirmek için gitarına sarıldı. Dillere pelesenk olan şarkı ta uzaklarda bile kulakları çınlattı:

“Yıl 1973 ve 11 Eylül Perşembe

Saat 13’te TRT’de

Şili’de asker, darbe

Şili’ye özgürlük

Şili’ye özgürlük

El pueblo unido

Jamas sera vencido*”

Üç adam isyan ateşinin başına yaklaşmaya çalışırken kalabalık kendiliğinden ikiye yarıldı.

Josip Broz Tito: Bak Hazreti Musa’nın denizi ikiye bölmesi gibi sen de kalabalığı yardın. Bir de Ateistim dersin kendine! Hahahahaha!

Enver Hoxha (Hoca): Hadi oradan! Onlar senin korkunç diktatör suratını görünce korkudan kaçtılar geri geri! Hahahahahha!

Salvador Allende: Yahu arkadaşlar biriniz Arnavutluk’u 44 yıl, diğeriniz Yugoslavya’yı 27 yıl yönettiniz. Hem de sırtınızı tam manasıyla Amerika’ya veya Rusya’ya dayamadan yönettiğiniz halkların eşitliği ilkesiyle, birer ütopya gerçekleştirdiniz. Senelerce komşuydunuz ama yıldızlarınız hiç barışmadı. Hala mı kin güdüyorsunuz birbirinize? Hem biz buraya bu gençlere örnek olmak için gelmedik mi?

Tito: Seni gidi kolaycı Allende seni! Arkana kocaman Unidad Popular’i (Salvador Allende’nin seçimlerde aday olabilmesi ve seçilebilmesi için arkasında duran Şili’deki sol görüşlü grupların birlikteliği) aldın, savaş görmedin, işgal görmedin, yönetmen gereken tek millet Şilililer! Bizim gibi yetmiş yedi milletten adamı idare etmek sorunda kalmadın ki hiç hayatında!

Kalabalığın arasından bir erkek sesi daha duyuldu:

Demirel: Dün dündür, bugün bugündür. Atılmış oyun davası olmaz. Bakın biz işçi sendikaları başkanım Sayın Meral Hanım aman pardon Bayram Bey ay yani Bayram Meral’le ne güzel koklaşa koklaşa anlaşıyoruz. Siz de öyle yapınız. İşçi kadınları da seviniz. Güzel işçi kadınları daha çok seviniz. Hatta milliyetçi muhafazakarları daha çok seviniz! Hahahahaha! Neydi işçi kadınları seven o şairin adı binaenaleyh?

Bülent Ecevit: Biz Demireller’den, Türkeşler’den milliyetçilik dersi almayız. Sevgili kardeşlerim! Biz milliyetçiliği sokak duvarlarına değil, Kıbrıs’ın topraklarına, Ege’nin deniz yataklarına yazmışız. Biz milliyetçiliği Batı Anadolu’nun haşhaş tarlasına yazmışız!**

Grev alanında alkış kıyamet kopar:

Bülent Ecevit: Demokrasilerde sadece ordu ve yargı mensupları tribünlerde oturur. Geri kalan tüm toplum kesimleri sahada olur. Ancak bir süre sonra tribündekiler oyundan sıkılır ve kendi takımlarına dahi tepki göstermeye başlayabilirler. Eğer sahada olması gerekenler, örneğin işçiler, tribünde oturmaya devam eder ve sahaya inmezseniz, korkarım biri çıkar, düdüğü çalar, ‘Oyun bitti, herkes evine’ der.***

Demirel: Dört kaz teslim etsen, akşama üçünü kaybedip gelir, grev yapmış işçilere gaz veriyor! Sen ve senin modan geçti artık Karaoğlan!

***

Gölge: Kızlar dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama kalkıştığımız basit bir grev dünya liderlerini dolayısıyla tüm dünyayı birbirine katmak üzere!

Ybani: Peki ama neden hiç kadın yok tarihte işçi sınıfından gelen ya da başkaldıran? Nerede bizim hemcinslerimiz?

Frida: Sen öyle san Sinyorita! Haydi yürü Diego! Sakat olan benim ama en ağır kanlımız sensin! Hey Pablo sen de acele et biraz! Madem isyan ateşine karşı bir şiir okuyacaksın, grevlerine veya işlerine son verilmeden kaçırma bu kızları!

Frida Kahlo, Diego Rivera ve Pablo Neruda da tablodaki yerlerini aldılar. Frida, artık o son dönemlerinde yürüyemediği için, ilk ve son kişisel sergisine getirildiği saltanat yatağında gelmişti grev alanına.

Frida: Ayaklarım… Uçmak için kanatlarım varken size niye ihtiyaç duyayım ki? Ben başkaldırmadım aslında.Başımı kaldıramadım ki! O lanet kazadan sonra hep sırtım, boynum, ve bacaklarım ağrıdı ömrüm boyunca. Diego’ya dedim ki sen halk için sanat yapıyorsun, komunistsin boyama şu kapitalizmin kalesi olan Rockefeller binasını! Dinlemedi beni! N’oldu? Lenin’i resmetti diye yıktlar Diego’nun duvarını!

Pablo Neruda: 11 Eylül 1973 Şili darbesinden 12 gün sonra öldüm ben. Kanserden öldü dediler sahtekarlar! Ama 2015 yılında hükümet ölümümün doğal yollardan olmayabileceğini kabul etti! Doğal yollarmış kıçımın kenarları! Adımı 14 yaşımdayken, daha Santiago’ya gitmeden değiştirdim, babam yüzünden. Mükemmel bir insandı, gelgelelim, genellikle şairlere, özellikle bana karşı idi. Hatta işi kitaplarımı ve not defterlerimi yakmaya kadar götürdü. (…) Babamın gerçeği fark etmesinden en çok korktuğum günlerde -çünkü böyle birşey felaket olurdu- bir dergiyi karıştırdım ve orada Jan Neruda imzalı bir hikaye gördüm. Tam o sıralarda bir şiirimle bir yarışmaya katılmak durumundaydım. O zaman Neruda soyadını seçtim ve ad olarak da Pablo adını aldım. Bu adın bir kaç ay sonra geçip gideceğini sanıyordum!

***

Marquez: Kendini o filmde Tanrı’yı oynayan Morgan Freeman gibi hissediyorsun değil mi?

Tuğba: Hayır daha çok Tanrı izne çıkınca yerine bakan Bruce Almighty’yi oynayan Jim Carrey gibi hissediyorum. Grevcilerin tüm isteklerine “Yes to all / Hepsine evet” diyebilirim değil mi?

Marquez: Sen bu işi epeyi kotarabilecekmişsin ben olmadan da!

Tuğba: Affınıza sığınarak sizi ben çağırmadım ki! Kendiniz geldiniz.

Marquez: Cemal Süreya ile yaptığın o meşhur sohbeti kıskanmış olmalıyım. Ne demişti sana?

Tuğba: Doğmamış Şaire Mektup isimli yazımdan bahsediyorsunuz. “Bir şairle tanıştırılamaz insan, ona toslar. Ama şairi sevmen için bir şiirine kafanı değil kalbini çarpman gerekir” demişti bana Cemal Süreya.

Marquez: İyi demiş. Sen bana Samsun’da Büyük Dayı’nın evindeki kitaplıkta rastlamıştın değil mi? Hani ödünç alıp Ankara’ya getirdiğin, okuduktan sonra Samsun’a geri postaladığın Sander tarafından 1974’te basılan ilk baskı Yüzyıllık Yalnızlık romanına?

Tuğba: Evet! Hiçbir şeyi de unutmuyorsunuz! Ama bir saniye! O da ne! Grev alanında ortalık karıştı birden:

Ybani: Yeter be! Sardınız sağımızı solumuzu! Ne yaptınız bugüne kadar dünyayı güzelleştirmek için! Siz politikacılar! Siz şairler, yazarlar! Siz şarkıcılar, türkücüler! Ne düzeldi ha? Ne düzeldi? Hangi ölümler azaldı? Hangi kadınlar tecavüze uğramaktan kurtuldu? Hangi küçük çocuklar gelin olup kocaman adamların koynuna girmek yerine sınıfına okuluna gidebildi? Hangi işçiler eşit ve adil çalışma saatleri elde etti? Hangi madencilerin ölümleri istatistiklerde 301 sayısını doldurmaktan başka anlamlar ifade etti? Hangi kalkan polisi korudu? Hangi miğfer askeri korudu? Hangi barış süreci ezeli aynı ülkede yaşayan halkları ebedi kardeş yapabildi? Kesin artık zırvalarınızı! Şiirinizi de, şarkınızı da, resminizi de ananızı da alın gidin! Ben, bu dünya düzenini sağlayanların anladıkları dilden konuşan on iki babayiğit asker buldum kendime! şimdi korkun gazabımdan!

Grev fikrini Gölge ve Lisbeth’e veren ve ateşin başında o ana kadar gayet sakin olanları izleyen Ybani, yabani doğasının gereği sabrını tüketmiş ve kılıcını kınından çekmişti. Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanının kahramanı olan Albay Aureliano Buendia’nın savaş sırasında on iki ayrı kadından olma on iki oğlu olan 12 Aureliano’ları çağırmış ve grev alanındakileri kılıçtan geçirmeleri için kışkırtmıştı. Kan gövdeyi götürmeden, zaten ölü olan ziyaretçilerimizin bir kez daha sırtlarından bıçaklanmamaları, canlı olanların ise ölmemeleri için duruma müdahale etmem gerekiyordu.

Ben elimi çabuk tutamadan Aureliano’lardan birinin kılıcı sevgili co-yazarım Marquez’in göğsüne saplandı!

Marquez: Öldüm! Bir kez daha öldüm! Ne acıdır ki kendi kalemimden çıkan bir karakterin kılıcı yaraladı bedenimi!

Tuğba: Haaaaayıııııır! Siz ölmediniz! Dr. Robert Ford’u canlandıran Anthony Hopkins ne demişti Westworld’de? “Mozart, Beethoven ve Chopin asla ölmediler. Müziğe dönüştüler.” Siz de ölmediniz Marquez. Kelimelere dönüştünüz!

Marquez: Sen beni boş ver ben zaten ölüydüm. Eğer bu gidişata bir dur demezsen, grevden kendi adına pay çıkarmak isteyen gelmiş geçmiş tüm kurt politikacılar alana dolacak! Son dönemin politik anlayışı hizmetten çok reklama dayalı olduğu için, yaptıkları yolları köprüleri, hali hazırda uzaya çıkmış Amerika’yla Rusya’nın veya teknolojide dünya devi haline gelmiş Çin’le Hindistan’ın kıskanacağını söyleyerek halkın egosuna bedava helyum pompalayan devlet adamları bu alana doluştu mu, ne sen getirebilirsin bu grevin sonunu ne de çevik kuvvet! Ortam tatlı tatlı giderken Gezi’ye çevirmeden, haklıyken haksız duruma gelmeden, polis basmadan duruma müdahale et bence.

***

Ybani ve 12 Aurelianolar ortalığı kasıp kavururken, Gölge ve Lisbeth her biri dev gibi yapılı, güçlü kuvvetli adamların altısını kendi saflarına çekmeyi başardılar. Ybani, kendiyle işbirliği yapan diğer altı Aureliano’yu alıp grev alanından kaçtı. Sonunda Gölge ve Lisbeth başladıkları yere geri döndüler. Onca patırtı ve gürültüden sonra, onları isyana sevk eden akıl hocaları da onları terk etmişti.

Lisbeth: El şeyiyle greve gidersen olacağı budur!

Gölge (gülmekten kırılarak): Sen Türkçe’yi öğenmekle kalmadın! İnanmıyorum! Ne dedin sen yaaa?!

***

Marquez: Peki. O zaman toparla da şu grevin sonunu getir. Hiçbir işveren işçilerinin bu kadar uzun süre iş bırakmalarına müsaade etmez. Ya işten atar ya da sendika ile yalandan anlaşır. Mesela, Şili’deki 33 madencinin hayatını adamların hayatlarını, ailelerini filan dert ettiklerinden mi kurtardıklarını sanıyorsun? Seçim yaklaşıyordu ve halka şirin gözükmeleri gerekiyordu hepsi bu!!!

Tuğba: Ama ben kahramanlarımı işten atamam ki!

Marquez (dayanamayıp kızların yanına grev alanına iner): Hadi bitirin grevinizi. Yazarınız çoktan kabul etti istediğiniz tüm hakları.

Tuğba: İzninizle ismi çok geçen Yüzyıllık Yalnızlık kitabınızdan alıntı yapacağım kızlar için.

Marquez: Memnuniyetle…

“Bildiride yurtsever sendika liderlerinin isteklerini iki maddeye indirdikleri belirtiliyordu. Sağlık hizmetlerinde yapılacak reformdan ve konutlara hela yaptırılmasından öte bir şey istemiyorlardı.(…) Bildiride yer almayan tek olay, askerlerin, anlaşmanın ne zaman imzalanacağını sormaları üzerine, Mister Brown şimşeklerle aydınlanan gökyüzüne bakmış ve ne bileyim gibilerden omuz silkerek “Yağmur dinince” demişti.

Üç aydır yağmur yağmamış, kuraklık olmuştu. Ama Mister Brown kararını açıklar açıklamaz muz bölgesine kovalardan boşalırcasına yağmur inmeye başlamıştı.

Yağmur tam dört yıl, on bir ay, iki gün yağdı.”

***

Tuğba: Gölge ve Lisbeth, eğer siz bu grevi 2002 Kasım ayında yapsaydınız ve ben size, “Başımızdaki üç isimlilerin başımızdan gittiği gün size bütün haklarınızı vereceğim” diye bir söz verseydim, tam 14 yıl, 2 aydır sözümü tutamamış olurdum. Biz bu üç isimliler hegemonyasından kurtulana kadar her türlü haksızlığa karşı savaşmaya devam kızlar! Bu arada kimi unuttunuz bilin bakalım?

Gölge ve Lisbeth şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar.

Tuğba: Fazlaca cep kanyağı içtiği için ateşin başında sızmış olan Noel Baba’yı tabii ki! Haydi iş başa düştü. Koşun geyikleri kızağa, hem yolda Noel Baba da ayılır biraz. Bu sene yeni yılı getirme işi sizde!

***

Güney Kutbu’nda bir yerlerde…

Gölge: Dikkat et kar yanığı olacaksın Lisbeth! Yazarımız bizi buraya tatile göndermedi. Gel de şu 2017’yi paketlememe yardım et. Bu sene ne sürprizlere gebeyse şu karnına bir bak nasıl kocaman!

Lisbeth: Tatil meselesinin farkındayım Gölge, ama ben Castro’yu dinledim ve ‘ist’siz güneşleniyorum burada. Yazarımız da burada olsa aynı şeyi yapardı!

 

*halklar birleşince yenilmez olurlar.

** 1977 genel seçim mitinginde yaptığı konuşma.

***1980 – İşçileri eylem yapmaya davet eden ünlü demeci.

Westworld; HBO’nun ilk sezona ait 10 bölümü yayınlanmış ve sezon finali yapmış olan dizisi. Dr. Robert Ford dizide gelecekte yetişkinler için hazırlanmış vahşi batı temalı gerçek şehirlerden oluşan parkta, konukları eğlendirsin diye yapay zeka yüklenen ve insandan ayırt edilemeyen robotları tasarlayan dahi.

***

Kişilere ait italik cümleler kendi söyledikleri tarihi cümlelerden alıntıdır. Kalan cümlelerin hepsi bana aittir.