Bu hikaye Gölge e-dergi 109. sayısında yayımlanmıştır. İlustrasyon Nihal Adlım.

***

Meraklısı için, bu hikayede hiç seslendirme yok. Herkes kendini konuşuyor. 

***

Ben-anlatıcı:

Hani inatçı ve ahlaksız bir tükenmez kalem, önce kağıda ucundan biraz mürekkep akıtır ama yazmaz. Sonra ucunu, akıttığı o minik mürekkep birikintisine bandırınca yazmaya başlar ya; ben de kendimi Gölge e-Dergi’ye bandırdım. Gözlerimi, elimi, beynimi.

Radiohead’in Creep şarkısının gitar riff’ leri ile senkronize bir ilişkimiz vardı Gölge’yle. Tam ‘I wish I was special / You’re so f.ckin’ special / But I’m a creep / I’m a weirdo’ derkenki gitar riff’leri gibi bir görünüp, bir kayboluyordum.

Hayat da gel-git’lerle doludur. Gel’ler ve git’ler. Kimi zaman gel diyenler git diyenlerden daha çabuk azalır ve biter. O zaman başıboş seyahat eden bu gemi, gel-git’lerden bağımsız bir limana yanaşmak ister.

Sonra gelip bu Gölge’li limana sığındım. ‘Dışarıdaki deli dalgalar’ın duvarları yaladığını bilerek… Oyalanacak sesler bulmaya çalışarak… Denizi görmek için gökyüzüne bakarak… Aldırmamaya çalışarak…

Yazmak da böyle bir şey. Aslında yazmak değil. Gözyaşları damlar ya kağıda. Sihirli bir şekilde yazıya dönüşür. Hani amcaoğlunun düğününde sarhoş olup bütün gece mastika oynarsın ya. Sonra (Allah kahretsin) videoyu izleyince, ‘Ben miyim lan o kıvrım kıvrım oynayan?‘ dersin. Ama bütün akrabalar, seni o inanılmaz kıvrak hareketlerle hatırlarlar bir kere. Dönüşü yoktur.

İşte yazmak da, sarhoşken bir akraba düğününde dans etmeye benzer.

Sonra teşbihte hata olduğunu öğrendim. Beni hep yanlış kadınlara benzettiler. Seksenli yıllarda, otuzların kadınlarına benzettiler. Doksanlı yıllarda, seksenler civarında takılı kalmıştım. İkibinlerde ise fena benzettiler beni. O gün, bugündür gömülmeyi bekliyorum.

Zaten babam en başta beni gömüp, erkek kardeşimi de kurban etseydi, şimdiye rahat edecekti. Ne miras paylaştırma, ne bir şey. Ama sonra olaylar farklı gelişti. Herkese ak saçlı bir âlim der ‘oku‘ diye, bana annem dedi.

Okul bitince askere yazıldım. Ama asker beni tınlamadı bile. Ben hayatıma virgül koydum, sen elinde bir gülle, çıkageldin. ‘Nerden buldun bu gülleyi?’ demişim, sen güldün. Sonrası salaktım işte, aşık olmak için sebep mi arıyorsun?

Çok daha sonra, yollu yazılar geldi sırasıyla. Yollu dediysem, yol temalı. ‘Yazmakla bitecek gibi değil. En iyisi dünden yola çıkmak‘ dediğim dünü, dün gibi hatırlıyorum. Kendi yağımda kavrulup, kendi toprak yolumda debelenip duruyordum. Hamdım, hamdım, hâlâ hamım. Sonradan yağan yağmurlarla çamur olan bu yolda patinaj yaparken, ekranıma bir Gölge düştü. Bu Gölge, belki de bir düştü.

Oysa hayatımda bir Gölge hep vardı. Kırmızı stilettolu, mor çiçekli elbiseli kadındı mesela;

Saçları şehrin en uzun caddesi boyunca uzanırken bulundu. Upuzun kıvrımların sonundaki yılanbaşları kendisine bakanları değil bakamayanları taşa çevirmişti. Bilinen tüm dinlerde dualar yazılıydı saçucunda. Ama hiçbiri kabul olmamıştı…'(1)

Bir Baykuş’un sabahladıktan sonra denize düşen Gölge’siydi;

Aynı suda iki kez yıkanılmaz’mış bunu duymuştum; ama bir su aynı ‘sen’i de iki defa yıkayamazmış. Bunu öğrendim o gece.‘(2)

Mavi bir köpeğin gözleri ya da bir köpeğin, yarısı mavi yarısı kahverengi ama tamamı sana sevgiyle bakan gözleriydi Gölge:

‘Beni hiç kimse onun kadar çok ve onun kadar ilk görüşte sevmemişti anne. Belki sen? Sen beni ilk görüşte ne kadar sevdin anne?‘(3)

Rapunzel’di, aykırı da olsa masal kahramanıydı:

‘…bir gün, saçlarının çoğunu kazıdı, aslında kilitli olmayan kapısının kilidini açtı ve kuleden indi Rapunzel. Pembe ‘punk’ modeli saçları ile İstiklal’de yürüyen ilk kadın oldu.'(4)

Bronşitli öksürüğü, uzun boyu, mevzun fiziği ile bir şehre aşık’tı:

Bayılıyordum ona. Arabama yer bulmasına. Bana yer bulmasına. Bende yer bulmasına. Sokaktaki Çingenlerle, fahişelerle, sahildeki balıkçılarla, barlardaki ibnelerle olan muhabbetine.‘(5)

Çoktan bu diyarlardan göçüp gitmiş olsa da, bende daha doğmamış olan, ‘dörtnala sevişmek lazım‘diyen şairdi;

‘O zaman bir şairle de tanıştırılamaz insan, ona toslar. Ama şairi sevmen için bir şiirine kafanı değil kalbini çarpman gerekir. (gülerek) Yoksa çok İncil attılar misyonerler bizim milletin kafasına.'(6)

Havva’dan doğan Habil, uçkur meselesi yüzünden kardeşini öldüren Kabil’di;

‘... Havva’nın kaçtığına delil olsun diye (kanlı) çarşafları balkona astılar. Ama bu Havva’nın kaçtığını ispatlamadığı gibi yüzyıllar boyunca gerdek gecesi akıtılması beklenen bekâret kanının sergilenmesi felaketine yol açtı. Sevdikleri erkek uğruna kanını ilk sevişmede akıtamayan nice kız, bıçaklanarak öldü, çünkü erkekler buna açtı.‘(7)

Bir seyyah, bir düzenbaz, iflah olmaz bir cambazdı;

Derken bir gün geldi ‘dünyanın merkezi’ne rastladım. Güncelledim kendimi, sık kullanılanlara ekledim. Ben sana pervaneyim, dedim. Aynadan baktığında göremediğin tek göz benim.'(8)

Tüm gölge ve ayak oyunları düzenine ayak uydurmuş Karagöz, yüzyıldır uyuduğu uykudan uyanıp geldiğimiz hallere vah eden Hacivat’tı;

Karagöz: Üzülme boğazda kayık falan kalmadı, benzinle çalışıyor artık arabalar. Hem bak ben ev aldım kocaman bir kuleden adı da Sapphire;

Hacivat: Yahu sen tumansız gezerdin ben görmeyeli ne zaman böyle semirdin bre kâfir!‘(9)

İsmini telaffuz ettiğimizde fazla söze gerek kalmayan, yüreği gibi kocaman burnuyla gözlerimizden iki damla yaş akıtan Cyrano de Bergerac’tı;

İnsanın ilk seyrettiği andan itibaren, “Aşık’ı aşık eden, duygular ve bu duyguları anlatan kelimeler midir?” yoksa “Uğruna bir ömür adanan sadece güzel bakabilen bir çift göz müdür?” diye sorgulatan o yüce aşkın sahibi koca Cyrano!’(10)

Mutlu sonla bit(e)meyen tüm masallardaki gibi, o ayakkabıyı deneyen Sinderella’ydı;

‘…Prens’in adamları ayakkabıyı gümüş bir tepside getirdiler…. “Yönetmenim kızın ayakları şişmiş, ayakkabı olmuyor!”… Eni konu karnı büyümüş olan kız her ne kadar bunu saklamaya çalışmışsa da artık Su’dan devlet televizyonunda dört aylık hamileliği ile canlı yayındaydı.'(11)

Diğer on kardeşinden daha yavaş büyüdüğü için yarım kalmış, YÜZDE ELLİ ismini bu masum sebepten almış bir yavru köpekti;

Evet, YÜZDE ELLİ’yi evde tutmak isterdim ama maalesef yapmayacağım. O da gidecek, kendisine yeni bir yuva bulacak. Dışarıda kendisi gibi doğduktan sonra kavruk kalmış diğer yüzde ellilere karışacak… Şairin dediği üzerinden gidecek olursak:

Dünyayı güzellik kurtaracak
yüzde elli’yi sevmekle başlayacak her şey…
‘(12)

***

Gel-git’ler bitti, gemi limana girdi. Dışarıda hala deli dalgalar… Ama artık Saramago’nun ‘yitik ada‘sı gibi ne yöne gittiği belirsiz bu bir türlü adam olmayan adaya, ‘huzur adası’ denmişti. Yersen.

Bu zamanlarda Gölge’ye her ay yazmak hem zor hem kolaydı. Çünkü memleketimde gündem, gölge oyunu gibi. Ampul ışığıyla perdeye bir görüntü yansıyor ama Karagöz kimin elinde, Hacivat kimin belinde belli değil. Bir Tuzsuz Deli Bekir var, bağırıp duruyor hafta içi beş gün beş tepemizden. Erkek egemen zihniyet, dünya çocuk gününde çocuklarını öldürüyor, sevgililer gününde sevgililerini… Kadın mısın, kız mısın belli değil diye aşağılanıyor insanlık en yüksek mercilerden.

İşte bütün bu yükseklik ve ‘merci‘lerle derdi olan, kadınları kaderlerine terk etmeyi değil, kadın düşmanlarını adalete teslim etmeyi görev bilen kahramanımız Gölge, küllerinden ya da gölgelerinden o ara doğdu.

Bir de ona soralım bakalım bir e-dergiyle aynı adı taşımak nasıl bir duygu?

Gölge-anlatıcı:

(Gölge’nin ağzından Gölge e-Dergi’de olmak nasıl bir duygu mu? Ne anlatacağım ki ben şimdi…)

Yoktum, sindim. Üşüdüm, ısındım. Bağırdım, duyulmadı. Acıktım, bir lokma ekmek veren olmadı. Sokakta ‘sokak kızı‘ diye yaftalandım, evde ‘ev kızı‘. İşe gireceğim, dedim, başımıza orospu mu olacaksın, dediler. Her coğrafya ve her iklimde başıma bir çorap ördüler. Recm edildim, resmedildim, karı edildim, vaftiz edildim, sevk edildim, sünnet edildim, taciz edildim, katledildim; ama hiç mutlu edilmedim. Güçlü olmam gerekiyordu ama ne Hulk gibi kaslarım, ne de Ironman gibi kasklarım vardı. Ben de, yoklukla güçlendim. Hiçlikten doğdum. Bir kadının içine düşerken istenen, düştükten sonra istenmeyen bir bebek gibi, boşluğu doldurdum. Ben oldum.

Lisbeth-(Gölge’nin başının derdi, dert ortağı, başına iş açmaz ise iş ortağı) anlatıcı:

Bir kahramanın ömrünün uzun olması için güçlü bir villain lazım. İnsanları evine sokacak, amanın Gulyabani geliyor, şehri, ülkeyi dünyayı ele geçirecek diye korkutup onu yenerek her seferinde küllerinden yeniden doğması lazım. Bu yüzden Gölge, sen, fazla uzun ömürlü olamazsın canım!

Gölge: Sen öyle san! Açsana şu haberlerin sesini!

İyi akşamlar sayın seyirciler. Karadul sertifikasını aldığı gün, Zincirlikuyu mezarlığını ona tahsis etmişler. İlk ve son röportajında öyle söylüyor. 

Odasının duvarında ‘No country for old men’ posteri asılıymış ve ‘old’ kelimesinin üzerinde kocaman kırmızı bir çarpı işareti varmış. Bir de kendi deyimiyle dünyanın en yumuşak kalpli kiralık katili Léon’un resmi. 

Kalkıp giyiniyor. Söylediğine göre üzerindeki her şey siyah. Whatsapp üzerinden yaptığımız röportajımıza başlıyoruz:

“Bugüne kadar kaç kişiye Y damgasını vurdunuz?”

***

Gölge ve Lisbeth’in haberlerde dinlediği röportaj kime ait? Y damgası ne? Kim Gölge ve Lisbeth’i peşinden koşturacak kadar kötülük yapmayı becerebilecek? Kim zulme zulümle karşılık verecek kadar kana-kan, dişe-diş diyor? Az sonra (yani önümüzdeki ay) dergimizin yeni sayısında!
Gölge e-Dergi;

(1) Eylül 2012, sayı 60

(2) Şubat 2011, sayı 41

(3) Mayıs 2011, sayı 44

(4) Haziran 2012, sayı 57

(5) Ağustos 2013, sayı 71

(6)Temmuz 2012, sayı 58

(7) Şubat 2013, sayı 65

(8) Aralık 2012, sayı 63

(9) Ağustos 2012, sayı ‘Değişen Dünya Düzeni’

(10) Nisan 2013, Kahraman Özel Sayısı

(11) Mayıs 2013, sayı 68

(12) Temmuz 2013, sayı 70 ‘Gezi-Direniş’
[İşte böyle. Gölge hep vardı ama sonunda vücut buldu.]sildim bu lafi