Bu yazım, gölge e-Dergi’nin Temmuz sayısında yer almıştır… İlüstrasyon Mehmet Kaan Sevinç.

Previously on Gölge:

“Yüzündeki sargıları çözmeme izin veriyor. Biraz da omzundakileri. Ama sonra elimi tutuyor, durduruyor beni. Elimi kalbinin üzerine koyuyor. Kalbi hala atan bir mumya. Benimki ise heyecandan durmak üzere…”

***

“…Çünkü bu adalet sisteminde eşeği dürtmek serbest, “eşek dürtüldü” yazmak suçtu. Kör olması gereken adalet sağır ve dilsizdi. Anlaşılan o ki okuma yazma da bilmiyordu.

– Kurcalama, dedi Gölge. Sıra onlara da gelecek. Ama önce annem ve annen gibi kadınlara yardım etmeliyiz…”

***

“Artık beni tanıyorsunuz. Tanımayanlar bizden değildir. Epey uğraştık, kadınlara şiddet uygulayan, taciz ve tecavüz eden, hatta yakarak öldüren pek çok (insan demeye dilim varmadı) caniyi adalete teslim ettik.”

***

Bu seferki hikayemizde politika ve aşk iç içe. Ne tesadüf ki, ikisinde de en iyi yalanı söyleyen kazanır. Peki yalancının yalanı ortaya çıkınca ne olur?

Aşık, aşkını kaybeder ama politikacı, erken seçime gider ve daha büyük bir yalan söyleyerek oy oranını %49.5’a yükseltir.

Lisbeth Salander ve ben Fransa’dayız. Ben kim miyim? Adım Gölge. Kimsesizlerin kimsesiziyim kimsesizim. Yalnızların yalnızıyım, yalnızım. Dertlilerin dertlisiyim, dertliyim. Aşıkların aşkıy__ tamam tamam biraz abartmış olabilirim. Zeki Müren’e de buradan bir rahmet okuyalım.

Gerçek şu ki kadınlara kötülük eden herkesin korkulu rüyasıyım. Ama işimi kanla değil akılla hallederim. Suçluları, ortağım Lisbeth ile kıskıvrak yakalayıp adalete teslim etmek en büyük görevim.

Lafı uzatmayayım. 14 Temmuz 1789 Bastille Ayaklanması’nı izlemek için Paris’teyim. Ben gölgeler arasından yolculuk edebilme yeteneğimle Dickens’ın ‘İki Şehrin Hikayesi’ kitabından geçerek geçmişe geldim. Lisbeth ise zaman makinesi ile 1789’a gelecek. O zamanki ismi Place de Grève, Grev meydanı olan yerde buluşacağız. Fransızlar, neye canları sıkılsa protesto etmek için soluğu bu meydanda aldıkları için, Türkçe’ye de ‘faire (la) grève; grev yapmak’ fiiliyle girmiş olan bu meydanda.

Avare avare gezerken bir bakıyorum ki Lisbeth, peşinde meşhur beyaz elbisesiyle Marilyn Monroe ve Taboo dizisinde giydiği uzun siyah şapkasıyla Tom Hardy… Bana doğru geliyorlar.

“A-aaaaa bunlar da nereden çıktı?!”

“Beraber film çekmeyecek miydik? LEGEND and LEGEND. Hatırlamadım mı? Aç Gölge E-Dergi’nin 104. sayısını oku!”

“Yahu tamam da araya ensarlar, vakıflar girdi. O iş orada kaldı.”

“Adam profesyonel. Sözleşme imzaladık diye işini gücünü bıraktı benle geldi. Marilyn de Tom’u görünce anında kabul etti zaten filmi. O şuh sesiyle Tom Hardy! How hardy you are! demesini duymalıydın!

“Öhöm. Tamam o zaman. Yapılacak bir şey yok: Hello leydiiz end centilmın, velkam.”

“İngilizce kasmana gerek yok. Zaman makinesini geliştirip yolculuk esnasında ikisine de Türkçe öğrettim.”

“Bir ‘I know kung-fu‘culuğumuz eksikti, o da geldi tam olduk!”

“Ne dedin?”

“Matrix filan dedim. Tamam tamam yok bir şey. Eh hoş geldiniz madem!”

Lisbeth’in koluna girip, Marilyn ve Tom’u arkada bırakarak en önemli soruyu soruyorum:

“Biz şimdi bu ikisiyle ne filmi çekeceğiz?”

“Sana bir şey diyeyim mi,” diyor Lizbeth; “boş ver Mad Max’i ve Bane’i, bu adamın Kray ikizlerini canlandırdığı o filmi var ya! Orada müthişti!”

İkizler? Birbirine benzeyen adamların aşık olduğu bir kadın? Ben bu hikayeyi nerede okudum? Tabii ya!

Onlar zaman makinesinden geçerken dil öğreniyorlarsa, ben de içinden gölge olarak geçtiğim kitabı baştan sona okuyabilirim. Birbirine tıpatıp benzeyen iki adamın aynı kadına aşık olma hikayesini, Fransiz Devrimi’ni sahne alarak anlatan ‘İki Şehrin Hikayesi’ romanı! Bizim için biçilmiş kaftan gibi! Charles Darnay ve Sydney Carton karakterlerinin ikisini de Tom Hardy canlandıracak. Marilyn ise Charles’ın evlendiği ama Sydney’in de aşık olduğu güzeller güzeli Lucie Manette karakterini…

Lisbeth’in “Bu hikaye benim için bile fazla acıklı. Çünkü ben hiçbir erkeğin, aşkı uğruna canını feda edeceğine inanmam” diye itirazlarına rağmen bu hikayeyi çekmeye karar verdik. Filmin ve dahi romanın sonunu size ifşa etmeden kısaca hikayeyi anlatmam gerekirse, aristokratlar tarafından ezilmiş halkın devrim sonrası kendilerinden yana olmasına bakmaksızın, aristokrat aileye mensup Charles Darnay’ı sebepsiz yere tutuklamaları, devrimlerin de bazen gitmeleri gereken haklı yönden ne kadar sapabileceğini vurguluyor. Darağacı ya da giyotin kuruldu mu bir kere, ‘Qu’ils mangent de la brioche! / Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler!’ diyerek (dediği iddia edilerek) halktan ve yoksulluktan ne kadar kopuk yaşadığına vurgu yapılmak istenen Kraliçe Marie Antoinette’ten başlayarak tüm aristokratlar ölüm cezaları için sıraya diziliyor. Ölüm, zengin fakir demeden herkesin eşit elde edebildiği bir şey çünkü…

Bardağı taşıran onlarca damladan biri,  500 kilogram altın yahut 2006 yılı döviz bilgilerine göre 93 milyon dolarlık elmas gerdanlığın, kraliçe istememesine rağmen hazırlanmasıymış. Kraliçe, bizzat, kraliyet deniz kuvvetlerinin paraya ihtiyacı varken sarayda böyle bir savrukluk yapılmasının yakışık almayacağını açıklamış olmasına rağmen, gerdanlığın entrika üzerine entrika ile kötü ellere geçip çalınması, monarşinin kendi sonunu getiren sayısız bencilliklerinden bir tanesi.

Fransızlar 1700’lü yıllarda monarşi yani tekadamlığı yıkmak için ayaklanmışken, günümüzde tekadamlığın önünde adeta secde ediliyor olması Avrupa’dan ne kadar geride olduğumuzun göstergesi. Elmaslar, gerdanlıklar, gemiler paralar ve hırsızlıklar söz konusu olunca onlarla sidik yarıştırabiliriz elbet. Ama bizimki  bardak değil necefli maşrapa olduğu için, henüz bardağı taşıran son damlaya gelemedik.

Her neyse… İşimize bakalım. Film çekeceğiz. Senaryoyu 1935 yapımlı filmden edindik, kostümleri terk edilmiş aristokratların evinden toparladık. İyi hoş da bu filme ışıkçı, setçi, kameraman, figüran derken dünya kadar adam ve bir de yönetmen lazım!

Lisbeth akıllı kızdır. Ben hayıflanadururken, o koskoca Mad Max ekibini toplamış gelmiş 1789’a. Yavrum etme eyleme! Film çekeceğiz derken tarihin akışını değiştirmeyelim de! Düşünsenize isyan zamanı Immortal Joe Paris sokaklarında Furiosa’yı kovalıyor! Sonra ortada ne karşı devrim kalacak, ne Napolyon, ne imparator kalacak, ne Josephine!

Dedim ya Lisbeth akıllı kızdır diye. Günümüz Eurodisneyland’inin bulunduğu o zamanlar tarla olan araziye topladı hepimizi. Hikaye hem Paris hem Londra’da geçtiğinden, araziye iki şehrin maketlerini kurdurdu. Öyle ki, ortadan bir nehir geçiyor, yukarı tükürsen Seine, aşağı tükürsen Thames!

Ben yönetmen koltuğunda George Miller için bakınırken bir baktım, Christopher Nolan bizimle. Adam bilim kurguya alışkın tamam ama gerçekten geçmişe gidip film çekmek mi? Belgesel desenize şuna!

“Yönetmeni neden değiştirdin?” diye soruyorum Lisbeth’e. “Nolan’a edilecek iki çift lafım vardı” diyor. Dediyse eder. Korkmak lazım bu kızdan.

Film çekiminde son sahnelere geldik. Bu arada Paris’te halk ayaklandı. Ben filmi ehil ellere teslim edince, halkın sokaklarda şarap gibi kan akıtarak Bastille hapishanesini yıkmalarına şahit oldum. Acı, ve gözyaşı ve kayıplar… Kolay değildi. Ama hiçbir şeye müdahale edemezdim. Sadece tanıklık edebilirdim.

Bu arada filmin en son sahnesine gelindiğinde Lisbeth, Nolan’ın kulağına eğilip izlediği günden beri sinirini bozan filmle ilgili düşüncelerini söylüyor:

“Hocam Batman v Superman var ya muhteşerdi!”

Allah’tan yetişip duruma müdahale ediyorum:

“Muhteşem demek istedin herhalde.”

“Hayır. MuhteŞER. Muhteşemin tersi.

“Zaman makinesinde öğrenilen Türkçe’den de bu kadar hayır gelir işte” diyorum dişlerimin arasından.

“İyi de o filmi ben yönetmedim ki” diyor Nolan.

“Yapımcı olmuşsunuz ama. O c’anım Dark Knight serisinden sonra, Batman ve Superman’i karşı karşıya getirecek daha akıllıca sebepler bulamadınız mı? Hiç yoktan kız meselesi için kavga etselerdi?Batman, Ironman’e dönüşmüş o kaba kostümüyle ne çirkin görünüyor hiç fark etmediniz mi? Kötü adam Lex Luthor’a gelince, Zuckerberg mi Lex Luthor mu olacağına karar verememiş,  aynı zamanda hem zeki hem kötü  Jesse Esienberg de neyin nesiydi kuzum?”

Sinirlenen Nolan cevap vermeden kalkıp gidiyor. Lisbeth’e ne kadar kızsam boş:

“Sana ne elalemin Hollywood’u iki kahramanı saçma bir filmde bir araya getireceğiz diye milyon dolarlar harcamışsa? Sen kendi verdiğin vergilere bak.”

“Ben vergi vermem unuttun mu? diyor.

“Doğru, bilgisayar hacker’ısın. Bir iki tuşla kendi vergilerini hop diye silersin. Bizde de oluyor böyle şeyler. Ama sadece emlak krallarının vergileri siliniyor nedense.”

Biz Lisbeth’le lak lak ederken, Tom Hardy, filmin son sahnesinde yönetmenin seti terk etmesine deliriyor:

“Yönetmen de ben olacağım. Süperman de benim. Mad Max de benim. 007 de ben olacağım. Batman, Ironman, Ethan Hunt da ben olacağım” diye bağırarak geziyor.

Marilyn sonradan yapıştırma Türkçe’sini unutmuş:

“You are a real MAN honey! No matter what written in front of it! BAT or SUPER or IRON or anything else! / Sen adamın dibisin hayatım. İsminin önünde yarasa, süper, demir yazmasa da olur!” diyerek Tom’u sakinleştirmeye çalışıyor.

Lisbeth daha sakin:

“Güpeakşam  n’oldu ki buna?”

“Güpegündüz denir sadece.”

“Neden? ‘Güpe’ bir kuvvetlendirme öneki değil mi?”

“Ağlamak istiyorum sayın seyirciler ama şimdi Tom’la ilgilenmem lazım.”

“Ne dedin?”

“Yok bir şey. Meşhur bir replik sadece.”

Marilyn Tom’u o geniş omuzlarından tutmuş sarsıyor:

“Tom are you high?”

“Tom sen yüksek misin?” diye sesleniyor film setindeki bir simültane çevirmen. Artık yeter! ortalık çıfıt çarşısına döndü! Olaya acilen el koymam lazım!

“Arkadaşlar şuraya doğru dürüst bir çevirmen bulup getirsenize! Film Elif Şafak’ın İskender çevirisine döndü yahu!

“Hepsi ben olacağım! Wolverine de ben olacağım! Avcı da ben ayı da ben olacağım! Oscar’ı da her sene ben alacağım!”

Marilyn sakinleştirmeye çalışırken Tom Hardy’nin yüzündeki maskeyi yırttı. Altından inanmayacaksınız ama Tom Cruise çıktı. Bir dakika? Ayı derken? Ya Oscar derken?

Ve sonra olay matruşka bebeklerine bağlandı. Tom Hardy’nin içinden Tom Cruise, onun içinden de Leonardo di Caprio çıktı!

Leonardo meğer Tom’un son dönem başarılı işlerini kıskanmış, onun kılığına girmiş. Tom Cruise kısmını biz de anlamadık. Maskeyi yapan özel efekt şirketi bir alana Cruise’unkini bedava mı veriyormuş ne!!

***

Film çekmeyi elimize yüzümüze bulaştırdık ama sonunda işleri yoluna koyduk. Paris’e götürdüğümüz herkesi senesi senesine evine bıraktık. Her ne kadar Tom gerçek Tom değilmişse de Marilyn Tom’a aşık olmuştu. Onu kendi yılına bırakmak biraz zamanımızı aldı.

“İnan bana hayatım,” dedi Lizbeth, “2000’li yıllar sana göre değil. Senin bu doğal güzelliğini bir iki estetik operasyonla elde etmiş pek çok kadın var. Hele ki Kardashian’larla karşılaşmanı hayatta istemem.”

Marilyn her ne kadar “It takes a smart brunette to play a dumb blonde / Aptal sarışını oynamanız için zeki bir kumral olmanız lazım!” dese de tüm sarışınlara yapıştırdığı yafta ile onu da kendi zamanına bıraktık.

Lisbeth, dönüşte sahte isimle açtığı Facebook sayfasındaki bir bildirimi gösterdi bana:

“Duydun mu seni çizeceklermiş!”

“Beni çizecek adam daha anasının karnından doğmadı!”

“Bir dur ya! Atarlanma hemen! Çizgi roman olarak çizeceklermiş…SHADOW GIRL olacakmış adı. Hikayesini de yazarımıza itham etmişler.”

“İthaf’tır o doğru oku. Yazarımız adına teşekkür ederiz o zaman. Hatta düz yazıya konmaz ama yanağı mahcubiyetten kızarmış smiley de olsun yanında…”

“Sence SHADOW GIRL’ün çizerleri bu hikayeyi sonuna kadar okuyup bu teşekkürü görürler mi?”

“Sence?”

***

(Sahne biter. Işıklar kapanır:

“Hikayenin adını fark etmişler midir? Sonra dizgide düzeltmesinler.”

“Dikkatli okuyucular evet.”

“Neden iki şehir değil de iki şerh peki?

“İlki ‘Sizin parti kongre yapamaz, yapsa da tüzük değiştiririz, kongre yapar ama yeni başkan seçemesiniz’ şerhi. İkincisi de ‘Bizim partide kongre yapmadan yeni başkanımızı seçeriz, siz çatlasanız da patlasanız da onu başbakan diye size yuttururuz’ şerhi.”

“Peki ya eski başbakanları ne yaparlar?”

“Ne bileyim, ya asarlar, asmadıklarını da beslerler herhalde!”)