Bu yazım Gölge e-Dergi’nin Haziran 2016 sayısında yayımlanmıştır. İllüstrasyon Tolga Tanyel...

Previously on Gölge:

“Artık beni tanıyorsunuz. Tanımayanlar bizden değildir. Epey uğraştık, kadınlara şiddet uygulayan, taciz ve tecavüz eden, hatta yakarak öldüren pek çok (insan demeye dilim varmadı) caniyi adalete teslim ettik.”

***

“Gözümü tekrar kapattığımda Don Kişot’u elinde (sahte olmayan) belgelerle dolu bir bavulla, üzerlerinde hepimizin yakından tanıdığı o kocaman adamların yüzleri olan, küçükten en büyüğe doğru 14 yıldır istikrarlı bir şekilde dizilmiş domino taşlarından en küçüğüne bir fiske vururken gördüm.”

***

“Fransa’dayım. La* France. İsmi de kendi gibi feminen. Aşk kokan ülke. Aşkı anlatan ülke: Pays de l’amour!

Durun bir dakika ya! Ben! Gölge! Sessizliği ile güçlü! Yok oluşuyla var olan! Ezilen/tecavüz/taciz edilen/dövülen/öldürülen kadınların sesi olan Gölge! Ve aşk? Ancak bir Allende kitabında bir araya gelebilecek iki isimiz: De Amor y de Sombra: Aşktan ve Gölgeden…

Ama Fransa’dayım. Üstelik Paris’teyim. İki büyük gece kulübünün bulunduğu caddeye çıkan bir sokakta kocaman bir vitrini olan ama hiçbir dükkan dikiş tutturamadığı için ev olarak kiraya verilen bir yeri kiralıyorum. Köşede bir mutfakçık. Bir duvar yerden tavana kadar cam vitrin, diğer duvarlarda pencere yok. Black-out (karartmalı) perdeleri aç, neonlarla ışıl ışıl bir caddedesin; kapat, evdesin. Nohut oda, bakla sofa. Hem de Paris’in göbeğinde.

Buraya Fransız Devrimi’ni seyretmeye geldim ama 14 Temmuz’a daha çok var. Aslında biraz da tatil yapmaya geldim. Temmuz ayında, zamanda 227 yıl geriye gidince meşhur Bastille Ayaklanması’na şahit olacağım. Geçmişteki bir olay için gelecek zaman kipiyle konuşmak! Bir tek bana mahsus olsa gerek!

Şimdilik Paris’in ritminin tadını çıkarıyorum. Ve baharın. Geceleri, iki büyük kulübün bastırılmış tizleri ve derinden gelen up-dum-up-dum bas sesleri ile titreşen geniş vitrin camlı oda-evimde, neden insanların burada uzun süreli kalamadığını anlıyorum. Herkes gece hayatına akarken benim uykuya dalmam imkansız.

Perdeleri kapatmadan kendimi neon ışıklarının hengamesine kaptırdığım bir gece, kocaman vitrin camımın önünden bir siluet geçiyor. Bir mumya. Bütün vücudu sargılarla kaplı bir adam. Yüzünü göremiyorum ama boyunun, posunun, omuzlarının endamından erkek olduğu belli.

O an playlist’timde çalan şarkı bana şaka yapıyor sanki:

Viens dans ma vie j’ai envie d’etre aimée de toi...

Üst üste üç gece sanki kedi sessizliğiyle cadılar bayramı kostümü gibi sargılarıyla camımın önünden geçen Mumya için, dördüncü gece kapımı kilitsiz bırakıyorum. Ben yatağımda uyuyakalmış rolü yaparken, o, usulca kapıdan içeri süzülüyor. Merak kediyi öldürür derler, ben tam ‘meraktan eve hırsız aldım eyvah!’ diye düşünürken, benim hırsız mumya, gelip yatakta yanıma uzanmasın mı! Uyanmış rolü yapmama gerek yok. Uyumadığımı biliyor. Onu beklediğimi de…

Paris… Le* Paris… Fransa ne kadar feminen ise, Paris o kadar maskülen gözümde. Gölge ve Aşk: L’Ombre et de L’Amour… Bir arada!”

“Bir şeyi atladın” diyor Lisbeth Salander. O benim kadim dostum ve iş ortağım. İsveçlidir. Ben Fransa’dayken o da memleketine gitmişti. Ama sonra onu, bir cenaze icin apar topar Paris’e çağırmak zorunda kaldım.

“Neyi atlamışım?” diye soruyorum.

“Aşk şehri olan Paris. Fransa’ya ‘Pays de l’amour: Aşk ülkesi’ dendiğini hiç duymadım. Pek bir kaba oldu.”

“Şimdi duydun işte! Bölme de dinle!”

“Eee sonra?”

Touch my heart / unveil my soul / feel the woman / hiding beyond…

Usulca yanıma uzanıyor. Ben heyecandan nefesimi tutarken, bu şarkıyı kim söylüyor diye sormaz mı! Heyecanımı bastırıp cevap veriyorum. Can Gox ve Gülce Duru diyorum. Bu şarkıyı Whitney Houston söyleseydi, filmde Kevin Costner ona aşık olsaydı, ve film Hollywood yapımı olsaydı bu şarkı hit olurdu diyor.

Dünya ikimiz için yaratıldı / üç milyar insan iş olsun diye geldi yeryüzüne diyeceğim o anda. Le monde diyorum, pour toi et pour moi.

Sargısını çözdüğüm sağ eliyle dudağıma dokunuyor: ‘Silans‘ diyor; sessizlik…

Yüzündeki sargıları çözmeme izin veriyor. Biraz da omzundakileri. Ama sonra elimi tutuyor, durduruyor beni. Elimi kalbinin üzerine koyuyor. Kalbi hala atan bir mumya. Benim kalbim ise heyecandan durmak üzere…

Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde / memelerin vardı memelerin kahramandı sonra”

“Eee daha sonra?”

Sonrası iyilik güzellik demiş şair… Cemal Süreya’dan daha açık sözlü olacak halim yok ya! Ben Mumya koydum gizli adamımın ismini. Çoğu geceler kapımın önünden seğirtip geçiyor. Ama kapıyı onun için açık bıraktığım geceler…

Yoksuluz gecelerimiz kısa / dörtnala sevişmek lazım

“Onu anladık! Neden sargılı gezermiş peki kalbini çalacak kadar yakışıklı bu adam?”

“Ben hiç yakışıklı demedim ki! Keldi, saçları da nasibini almıştı yangından. Ama güzeldi işte. Dışarıdan değil içeriden…”

“Yangın mı? Ne yangını?”

“Benim Mumya, bir kazada yanmış. Kaç kere ameliyat oldu ise vücudundaki izler bir türlü tamamen kaybolmamış. Sargılarını tamamen çözmeme asla izin vermedi zaten…”

“Peki sonra n’oldu?”

“Bir öğleden sonra kiramı yatırmak için bankada beklerken, merdivenlerden lacivert takım elbiseli, tam benim Mumyamın eninde ve boyunda yapılı kel bir adam indi. Dikkatli bakınca sol elinin benim Mumyam misali sargılı olduğunu gördüm. Sonra müşterisiyle ilgilenmek için bana yüzünü döndü…

Gözlerin gözlerime değince / felaketim olurdu ağlardım

“Delirip üzerine atlamadın mı yalancı pislik diye bağırarak?!”

“O kalabalıkta bir bankada mı? Tabii ki hayır. Hemen ayrıldım oradan. Hem ağladım, ağlarken koştum, koşarken ağladım. Hava kararır kararmaz çıktım evden. Daha önce hiç gitmek istemediğim gece kulüplerinden birine koştum. Bildiğim iki Fransızca şarkı sözünden birini, gördüğüm ve Mumya kılığında gezmeyen ilk erkeğe söyleyecektim sinirimden: Voulez vous coucher avec moi?”

Ce soir demeyi de unutmasaydın!”

“Diyemedim. Ağlamaktan içkimi bile içemedim. Her renkten, her ırktan, her cinsten insan gırtlağına kadar müzik ve dansa batmışken, ben koşa koşa kulüpten çıktım ve oda-evime döndüm. Vardığımda kapıda beni bekliyordu.”

“Vursaydın kafasına çantayla!”

“Vuramadım. Ona bildiğim öteki Fransızca şarkı sözünü söyledim: Si tu savais combien je t’aime!”

“Salaksın!”

“Aşıktım… O gece bütün sargılarını çözmeme müsaade etti. Öyle güzeldi ki. Yanık izleriyle beraber. Evet aslında bir kez yanmıştı. Ama çocukken. Tüm bedenini sargılamışlardı uzunca bir süre. Yaralı haliyle saklanabildiği ve sargı bezinden de olsa özel bir kıyafeti olduğu için çocukluğunun o döneminde kendini süper kahraman gibi hissettiğini anlattı. Ve büyüdükçe, çocukken kendine nasıl bir güven hissediyorsa, yine aynını hissedebilme arzusu ile, gündüz normal kravat-ceketle işe giden 195 boyunda kel bir adam, geceleri kendini sargılayıp sokaklarda gezen bir mumya olmuştu. Elimde değildi, diyor. O şekilde kalabalıkların içinden geçerken, şaşkın bakışların arasında yürürken kendini süper bir kahraman kadar özgür ve mutlu hissediyormuş…

Gece kulüplerinin olduğu caddeden benim oda-evimin sokağına saptığı bir gece beni görmüş. Perdelerim açık kitap okuyormuşum. Sonra kapımı kilitlemediğim o gece…”

“Tamam tamam. Orasını biliyoruz!”

“O uyurken mermer gibi şekilli vücudunda ellerimi gezdirdim. Yer yer heykel ustasının acemiliğine denk gelmiş gibi görünen, çocukluğundan kalma yanık pürüzlerine denk gelse de parmaklarım, anneme ve yüzlerce kadına eziyet ettiklerinden dolayı, asla sevgiyle ve hazla dokunabildiğimi hayal etmeyi kendime yediremediğim bir erkek bedenine bu kadar yumuşaklıkla dokunabileceğim… Asla aklımın ucundan geçmezdi…

Kendimden utandım. Sonra kendime güldüm. Sonra gülmeyi de, utanmayı da bıraktım. Akışına, gidişine, süzülüşüne bıraktım kendimi ellerimin…

Şiddetin ne hoş ne güzel şefkatin / sevdikçe sevesim geliyor

O gecenin şiddetiyle yanlışlıkla benim oda-evin bir duvarını yıkmışız. Meğer orası duvar değil, benim odayı kocaman bir depodan ayıran tahta bölmeymiş. Bir oyuncakçı deposu. Kim bilir ne zamandan kalma, poşetleri bile açılmamış yüzlerce oyuncak!”

“Sonra?”

“Sonrası öldü işte. Seni onun cenazesine çağırdım.”

“Ne! Beni İsveç’ten getirten sevdiğin adamın cenazesi miydi? İnanmıyorum… Her şey o kadar hızlı oldu ki… Telefonda bana, aşık oldum, sana anlatacağım ama önce bir cenazeye katılmamız gerek dediğin zaman… Sanmıştım ki… Huzur içinde uyusun… Ben… Ben onunla tanışmayı çok isterdim…”

“Ben de ölmemesini…”

“Özür dilerim… Öyle demek istememiştim…”

“Boş ver. Geldiği gibi gitti Mumyam… Sessizce… Bana, bulduğumuz bir depo oyuncağı kimsesiz çocuklara dağıtmamı vasiyet etti. Hadi yapacak çok işimiz var!”

“Bu arada… Sormamda sakınca yoksa… Mumya neden öldü?”

“Prostat kanseriymiş… Son safha… Çok canı yanarmış son zamanlarda. Tüm o iğneler ve ışın tedavisi filan… Bu mumya kıyafeti biraz da çektiği acıları kamufle etmek içindi sanırım… Son günlerinde mutlu oldu umarım yanımda…”

“Nasıl yani? Kanser mi…”

“Evet…”

“Peki ama siz_”

“Evet biz.”

“Yani siz hiç?”

“Evet hiç.”

“Gerçekten mi?”

“Hayır yalandan! Tabii ki gerçekten. Hiç yapmadık… Yani yanyana uyuduk… Sarıldık… Ama hiç sevişemedik…”

“Ama ya Cemal Süreya? Ya dörtnala? Ya şiddetin ne hoş?”

“Bilmem. Onu böyle hatırlarsam daha romantik olur diye düşündüm herhalde.”

“Hey Allahım ya! Ne kadınsın! Tamam da, duvarı nasıl yıktınız?”

“Gece gece futbol oynarken!…”

 

*La: Fransızca’da eril-maskülen/dişil-feminen olarak ikiye ayrılan kelimelerin dişil olanlarının başına gelen ek (article défini).

*Le: Fransızca’da eril-maskülen/dişil-feminen olarak ikiye ayrılan kelimelerin eril olanlarının başına gelen ek (article défini).

İtalik yazılmış tüm satırlar şarkılardan ve şiirlerden alıntıdır…

Bu hikaye, Death of a Superhero (Ian Fitzgibbon, 2011) filmini izledikten sonra gördüğüm rüyadan yola çıkılarak yazılmıştır…