Bu yazı Gölge E-Dergi’nin 104. sayısında yayımlanmıştır…

İllüstrasyon: Tolga Tanyel

Previously on Gölge:

“…Çünkü bu adalet sisteminde eşeği dürtmek serbest, “eşek dürtüldü” yazmak suçtu. Kör olması gereken adalet sağır ve dilsizdi. Anlaşılan o ki okuma yazma da bilmiyordu.
– Kurcalama, dedi Gölge. Sıra onlara da gelecek. Ama önce annem ve annen gibi kadınlara yardım etmeliyiz…”

* * *

“…Bu erkekler neden aşna-fişneye gelince çok ilgili olurlar da sonrasında doğacak bebeğe kendi tohumlarını isteyerek katmamışlar gibi “piç” adını verirler ki!…”

* * *

“…Başörtüleri ve Kızlık Zarları: Neden Ortadoğu’da bir cinsel devrim gereklidir?” Bu kitap bu isimle Türkçe’ye çevrilmiş olsa Playboy’larla aynı rafta sansürlenir. Çünkü bizim ülkemizde, biri olmazsa diğeri de olmaz diye düşünülen başörtüsü ve kızlık zarı, aynı cümlede kullanılamaz…”

* * *

“…Benim asıl meselem, Jeanne D’Arc’ın yakılıp, 400 sene sonra yakılma kararını veren aynı kilise tarafından bir azize ilan edilmesi, diyor. Biz kadınları ne yaksınlar, ne azize ilan etsinler. Nefes alsak yeter!…”

* * *

Artık beni tanıyorsunuz. Tanımayanlar bizden değildir. Epey uğraştık, kadınlara şiddet uygulayan, taciz ve tecavüz eden, hatta yakarak öldüren pek çok (insan demeye dilim varmadı) caniyi adalete teslim ettik.

Adalet demişken bundan sonra Güney Nev York bölgesi savcısı ile çalışacağız. Umarım söylediği kadar adil biridir. yoksa Hindistan’ın tüm tanrıları gelse alamaz onu bizim elimizden. İsmi biraz uzun, biz ona kısaca Attorney PB diyelim.

Benimle birlikte her vakada inanılmaz işler başararak çok yorulmuş olan kadim dostum Lisbeth Salander’i tatil yapması için memleketine gitmeye ikna etmeye çalışıyordum ki, bana güldü.

“Bizim Norveç’te hiç yaz gelmez ki! Ne tatili? Gel biz seninle şöyle hiç kış gelmeyen bir şehre gidip kafa dinleyelim!”

“Tamam. O zaman hem tatil yapalım hem para kazanalım, ne dersin? Kaçtır aklımda bir film projesi var. Şu anda bir film çekecek olsan başrolde hangi kadın oyuncuyu oynatırdın?” diye sordum.

“Tabii ki Marilyn,” dedi Lizbeth. Bu cevabı alacağımı adım gibi biliyordum.

“Haydi o zaman dünyanın hiç kış gelmeyen bir şehrine gidip hayatının baharında ölen/öldürülen tüm kadınlar adına Marilyn’li bir film daha çekelim. Ne dersin?”

“Marilyn’le beraber başrolde Tom Hardy’yi oynatırsak tamam bu iş derim!”

“Maskeli mi maskesiz mi?!”

Kahkahalara boğulmuştuk. Çok sürmeyecekti.

LEGEND and LEGEND. İki efsane bir filmde. Düşünsenize. Tam Lisbeth, Tom Hardy şu anda hangi film çekimi için hangi ülkededir diye araştırırken, bir haber patladı.

Yine benim ülkem… Ülkemin göbeğinde kocaman bir şehir… Bu şehirde ilköğretim çocuklarına sözde dini eğitim veren bir vakıf… Ve bu vakfın evlerinde kalan 45 çocuk… Bu sefer erkek çocukları… Çocuğun erkeği-kızı, tecavüzün cinsiyeti-ama’sı olur mu… Çocuk işte…

Tacize tecavüze kim uğrarsa uğrasın__ boğazım düğümlenmişti, konuşamadım.

Neyse, soluğu Karaman’da alıyoruz. Söylenecek çok şey var. Söylenemiyor. Herkesin dudakları mühürlü. Kimseyi incitmeden, rencide etmeden, suçun onlarda olmadığına ikna ederek, güvendikleri bu vakıfların aslında çocukları iyi birer insan olarak yetiştirmek yerine kendi amaçlarına birer maşa haline getirdiğini bu ailelere anlatmak belki yıllar alacak.

Spotlight ekibinden yardım istiyoruz. Amerika’da bile, güya özgürlükler ülkesidir, insanlar böyle şeyleri rahat rahat konuşamamışlardı. Profesyonel ekipten yardım almak en iyisi.

“Olaylar o kadar büyük ki, Françesko’ya kadar uzanıyor neredeyse,” diyor Spotlight’tan Mike Rezendes. “Bugün açıklama yapmış duydunuz mu? Cinsellik Tanrı’nın bir armağanıdır diyor ve boşanmış kişilerle eşcinsellere kilisenin kapılarının kapatılmamasını öğütlüyor. İnsanlık için büyük adım.”

Yetişkin erkek ve kadınları evrensel ahlak kuralları dışında kendi uydurdukları boş hurafelerle sürekli kontrol altına almaya çalışıp, çocukları, bu kontrol ettiklerini sandıkları sel gibi coşmuş kadın/erkeklere teslim ettikleri sürece bu dünyada daha neler görür işitiriz kim bilir…

Hadi, yılmak yok, mücadeleye devam…

Bu gibi olaylarda asıl önemli olan, “big picture” yani büyük resmi görmek ve göstermektir diyor Amerikalı gazeteciler. Lisbeth yanıma yanaşıyor:

“Biz bu sahte Amerikan rüyasından nefret ederdik, n’oldu bize böyle Gölge?”

“Yöntemlerinden, birikimlerinden ve zekalarından neden faydalanmayalım kuzum? Onlar da bize böyle yapmıyorlar mı? Keşfet, yetiştir, kullan ve at. Boş ver anti-Amerikancılığı şimdi. Adamları adım adım takip et.”

Spotlight ekibinin yol göstermesi ve kendi yeteneklerimizle öyle ayrıntılı bir soruşturma yürüttük ki, J. Edgar Hoover görse kıskanırdı bizi. Bir sürü aile ile görüştük. Tecavüz sanığının daha önce görev yaptığı şehirlere gittik. Spotlight ekibi bir konuda bizi uyardı. Boston’daki rahipler gibi bizim sanığımız da sık sık şehir ve görev değiştirmişti. Üstelik iddialara göre dördüncü ve son karısı, sanıkla zorla evlendirilmişti.

Elimizdeki bilgiler netti. Net derken, onlarca çocuğun hayatını, en pırıl pırıl yıllarında bulandırmış, çamura, hatta yerin dibine batırmıştı. Amerika’daki tecavüz kurbanlarından birinin dile getirdiği gibi mesele fiziki taciz ve tecavüz değildi. Mesele o gencecik bedenin içindeki ruha, inanca, yaşama sevincine tecavüz edilmesiydi. Ve bu bir ömür boyu iyileşmeyecekti.

Lisbeth ve ben delillerimizi topladık. Dosyaladık. Spotlight ekibinden bir uyarı daha geldi. Meclisinizdeki ‘gensoru reddi tebrik kuyruğu’na bakılacak olursa, başınız bu konuyla ilgili çok ağrıycak dediler.

Öyleyse “Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın,” dedik. Anlamadılar. Elin Amerikalısı ne bilsin’di pilavı, tahta kaşığı.

Tam biz dosyaları adalete yani Attorney PB’ye, teslim edecekken yine cılız iki atın nal sesleri duyuldu:

“Şunlara da bakın hele! Koskoca şövalye Don Kişot burada dururken, hainlerle kendileri savaşmaya kalkışıyorlar! Sanço Panza! Al evladım ellerindeki dosyaları. Ne kadar hain varsa bundan sonra bizim önümüzde kuyruğa girsin bakalım!”

O ara bende hatlar karışmış, bir baktım:

“Şövalye dediniz sanırım,” diyerek Kara Şövalye Batman çıktı ortaya.

“Kimmiş beni yenecek şövalye bir bakayım,” diyerek metalik sesi ile Bane tipiyle Tom Hardy filan, hepsi üzerime yürümeye başladı. Güneşten gözümü açabildiğimde Marilyn ve Tom kumsalda kıkırdayarak martinilerini yudumluyorlardı.

“Ne? Kim? Ne zaman? Biz neredeyiz Allah aşkına?” diye sormama kalmadan, Lisbeth yanımdaki şezlongdan kalkmış, sırt çantasını toplamaya başlamıştı bile.

“İki dakika maillerime baktım, kumsalda uyuyakalmışsın. Hadi kalk kalk kalk! Senin memlekete dönüyoruz. Bir tecavüz olayı yüzünden ortalık karıştı!”

“Yine n’olmuş? Damacana mı eşek mi?” diye espri yapacak oldum, Lisbeth:

“Hayır bu sefer çocuklar, erkek çocukları… Hem de en az kırk beş çocuk…” deyince yerimden fırlamışım.

Gözümü tekrar kapattığımda Don Kişot’u elinde (sahte olmayan) belgelerle dolu bir bavulla, üzerlerinde hepimizin yakından tanıdığı o kocaman adamların yüzleri olan, küçükten en büyüğe doğru 14 yıldır istikrarlı bir şekilde dizilmiş domino taşlarından en küçüğüne bir fiske vururken gördüm.

“Ne yaptınız siz, Sayın Don Kişot?” demişim.

“Hep yel değirmenlerine karşı savaşacak değiliz ya! Biraz da değirmende elini una bulayıp,  zavallı kuzulara kendini masum diye tanıttıktan sonra, ortalığı kana bulayan kurtlarla savaşalım!”