Bu yazım Gölge e-Dergi’nin Nisan 2016 sayısında yer almıştır. İllüstrasyon: Cihan Oğuz Demirci…

Bu seferki maceramız 2016’nın bir Nisan’ında bitip, 1431’in otuz Mayıs’ında başlayacak idi. Nasıl mı?

Kahramanımız Gölge’nin aklında her zaman bir plan vardır. Bu sefer de büyük bir heyecanla yanıma geldi: Bir kadını yakacaklar ve biz bunu önlemek zorundayız.

Benim ismimse Lisbeth Salander, İsveçliyim ve çok soğukkanlıyım. Gereksiz yere asla heyecanlanmam. Benim gibi bir hacker’ın hata yapmaması için temel şartlardan biri budur. Hikayemi şimdi anlatamam, uzun uzun anlatmış olan Steig Larsson’dan dinleyebilirsiniz.

Bu arada? Ne kadını? Ne yakması?

Jeanne D’Arc diye cevap veriyor Gölge. 1412’de Fransa’da doğmuş, erkek kıyafeti giyip İngilizlere karşı ülkesi için savaşıyor diye İngiliz yanlısı bir psikopos tarafından 30 Mayıs 1431’de, daha on dokuz yaşında yakılarak öldürülme cezasına çarptırılan Jeanne D’Arc.

Anladım da, sen kelebek etkisi, kader, geleceği değiştirmek diye bir şeyler duymadın mı hiç diyorum, kulak asmıyor. Peki, Stephen King’in 11/22/63’ünü de mi okumadın? Geçmişte birinin ölmesine engel olmaya çalışarak, daha iyi bir gelecek oluşturamayacağını?

Dinlemiyor. Benim asıl meselem, Jeanne D’Arc’ın yakılıp, 400 sene sonra yakılma kararını veren aynı kilise tarafından bir azize ilan edilmesi, diyor. Biz kadınları ne yaksınlar, ne azize ilan etsinler. Nefes alsak yeter!

Gölge, her zamanki yeteneği ile Philip de Villiers’in romanından 1431 yılına sızacak. Ben de Dr. Watson ve H.G. Wells tarafından icat edilmiş zaman makinesini kullanacağım.

22 Mayıs 1431 Fransa’sında buluşuyoruz. Jeanne D’Arc’ın kafir damgası ile tutuklanmasından bir gün evvelde, Paris’in 84 kilometre kuzeyinde Compiègne şehrindeyiz.

Yanımda bir laptop ve bunu çalıştırmak için güneş enerjisi paneli de getirdiğimi gören Gölge deliriyor. İnanmıyorum sana, pikniğe giderken lazanya pişirebilmek için yanında mikrodalga taşıyan Garfield gibisin, diyor. Ne yapsaydım bütün bilgilerim bilgisayarımda idi. üstelik 4,5G’nin çekiş gücünü denemek için mükemmel fırsat, diyorum.

Fesüphanallah çekerek yoluna devam ediyor.

Arkamızdan bir ses bize yetişiyor: Biri Garfield mı dedi?

Bir bakıyorum -Le Chat Botté- yani çizmeli bir kedi. Garfield benim torunumun adıdır, diyor. Buyurun matmazeller, emrinize amadeyim.

Acelemiz var, o yüzden kediyle oynayacak vaktimiz yok. Yine de peşimizden seğirtiyor. Gölge’ye çaktırmadan yanıma aldığım hamburgerlerin kokusunu almış olmalı. Ne yani, on beşinci yüzyıl Fransa’sında aç mı kalsaydık?

Savaş alanındayız. Ormanlık bir alanın yanından geçerken hala peşimizden gelmekte olan kediye bakıp, “İşte bu o, tamam bu o!” diye bağıran adamlar adeta üzerimize atlıyorlar. Durun bir nefes alalım ama derken, Gölge düştüğü yerden gürlüyor: Siz de kimsiniz?

Athos!

Porthos!

Aramis!

D’Artagnan!

Üç silahşörler, diye bağırıyor Çizmeli Kedi, paçalarımın arasına saklanırken.

Madem üç silahşörsünüz neden dört kişisiniz diye sormayacağım ama ne demeye bu zavallı kediyi kovalarsınız, diye hırlıyor Gölge. Meğer bu masum görünümlü haylaz kedi, bu silahşörlerin son akşam yemeğini çalmış. Bu mu yani, biraz ekmek ve şarap için mi buncağızın peşine düştünüz, diyecek oluyoruz; tabii ki hayır diye atılıyor Aramis. “Son Akşam Yemeği” tablomuzu çaldı bu, diyor. Çaldı ve sattı.

Gölge’nin sabrının taştığını hissediyorum. Adamların arasından hızlıca geçerek kılıçlarını kınlarından bir gölge hızıyla aldıktan sonra saç kuyruklarından ikişer ikişer bağlayıp meselemizi açıklıyor: Bakın beyler! Altı yüzyıl öteden buraya sizinle şakalaşmak için gelmedik. Madem bu kadar dindarsınız, din adına işlenecek büyük bir günaha engel olmamıza yardım etmeniz lazım. Fransa’yı kanınızın son damlasına kadar koruyacak silahşörlerden, Fransa adına erkek gibi savaşan bir kadının hayatını kurtarmalarını istemek çok mu fazla acaba?

Gözleri çakmak çakmak parlayan üç, pardon dört silahşörler, aralarına Çizmeli Kedi’yi de alarak, başlarının üzerinde birleştirdikleri kılıçları üzerine yemin ediyorlar: Unus pro omnibus, omnes pro uno – Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!

Fransız ordusu, karargah, birlik, mevzi, savaşan bir kadın? 1431 yılında bunları bulmak kolay mı sanıyorsunuz? Ayaklarımıza kara sular indikten sonra bir köye varıyoruz. Köydeki ışığı yanan tek göz odalı eve sığınacağız. İçeriden tok bir erkek sesi geliyor:

“Ne yapmak gerek peki?

Sağlam bir arka mı bulmalıyım?

Onu mu bellemeliyim?

Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi

Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?

Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?

İstemem!

Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?

Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?

Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,

Taklalar mı atmalıyım?

İstemem eksik olsun değil, neden olmasın?”

Kapıyı çalıyoruz. Tek göz odanın tahta masasında yüzü şaraptan kızarmış, saçları kazınmış, küpeli, burnu ve yüzünün bir kısmı sargılar içinde bir adam oturuyor: Çabuk ol Roxanne sevgilim! Bak bu akşam misafirlerimiz var!

Cyrano de Bergerac… Ama nasıl?

Gölge bana bakıyor: Zaman makinesini meydanda mı bıraktın sen?

Cyrano yüzündeki sargıların ardından gülümsüyor:

Sayın matmazeller buna neden bu kadar şaşırdık?

“Burnunuz ne kocaman!” diyemeyeceksiniz artık.

Çünkü estetik ameliyat oldum ben sene 2016’da

Bugüne kadar burnumu her şeye soktum da

Bunun bana ne faydası oldu ki dedim

Üstelik aynı binada kendime bir de dövme seçtim

21. yüzyıl İstanbul’unda

Koca burunlu bir adam dövmesi yaptırmak anlaşılan değil moda

Meselâ dövmeci resme bakıp dedi ki, hoyratça:

“Burnum böyle olsaydı, mösyö, mutlak dibinden kestirirdim!”

Eksik kalır mıyım, zaten ben de aynını yaptırdım diye cevap verdim!

İlk defa burnumdan rahat nefes aldım ve duydum Sultanahmet’te bir hoş seda

Dövmecinin asistanı bile işe karıştı: “Böyle bir burun görmemiştir İstanbul’daki tarihi yarımada!

Fakat ben yüzümdeki sargılarla mes’ut

Burnum bir cerrahın ellerinde yeniden şekillendi değil artık tapılacak bir put

Dedikten sonra kükredim, eğer olmasaydım estetik ameliyat

Bana bu şakaları yapamazdınız elbet.

Ağzınızdan çıkmaya daha olmadan kısmet

Bunlardan birinin en ufak başlangıcı,

Karşınıza çıkardı Bergerac’ın kılıcı!

Evime hoş geldiniz üç silahşörlerin dördüncüsü, kedilerin çizmelisi, Gölgelerin gölgesi ve korsanların en akıllısı!”

Ben pişman, Gölge şaşkın, kedi ve silahşörler aç. Daha yapmaya geldiğimiz görevi başarmadan, tarihte dalgalanmalara sebep olmuşuz. Rezalet!

Cyrano’nun evinde balık istifi çektiğimiz uykudan sonra sabah Roxanne yengenin hazırladığı yumurtalarla kahvaltı ediyoruz. Zavallı kadıncağız aşık Cyrano’dan vurdumduymaz Cyrano’ya geçiş yapmış dünyaya alışamamış henüz. Kim alışabilir ki? Bu hatamı düzeltmeliyim ama o, sonraki iş.

Sonunda Janne D’Arc’ı buluyoruz. Olanı biteni, daha doğrusu olacakla biteceği anlatıyoruz. Kılı kıpırdamıyor: Boşuna 585 yıl zahmet etmişsiniz, kaderimde bu topraklar için yanmak varsa seve seve yanarım, diyor da başka bir şey demiyor.

Gölge’ye ben demiştim demem için çok geç, ya da çok erken. Yirmi birinci yüzyıl kadınının on beşinci yüzyıl kadını için yapabileceği hiç bir şey yok. Yanacaksa yanacak, asılacaksa asılacak, taşlanacaksa taşlanacak. Karanlıklar aydınlığa çıksın diye yanacak tüm bedenlerin yanına tek tek gömemeyiz kendimizi. Bazıları gibi kafamızı kuma da gömemeyiz. Din uğruna öldürülmüşler için hiç bir şey yapamasak bile, geleceğe dönüp, bu uğurda öldürülecekler için bir şeyler yapmalıyız. En azından susmamalıyız. Başörtülü ya da başörtüsüz kadınların yerde sürüklenmesi hadisesinde oh olsun’cular gibi taraf tutmamalıyız.

Ama ondan önce yapacak bir işimiz daha var. Athos, Porthos,Aramis ve D’Artagnan’ın yardımı ile Cyrano’nun şarapla sarhoş ettiğimiz o heybetli vücudunu zaman makinesinin yanına taşıyoruz. Dünya henüz çirkin burunlu halini koluna dövme yaptırmış küpeli ve dazlak bir Cyrano için hazır değil. Dövmesini sildirip burun ameliyatının tersini yaptırmalıyız.

Çizmeli kedi, küçük küçük küçük torunu Garfield ile tanışmak için bize ne kadar yalvarsa da onu yanımıza alamıyoruz. Kelebek etkisi. Gölge sonunda bunu kavradı hele şükür.

2016 İstanbul’undayız. Peşimizden zayıf bir at nalı ve onu takiben İspanyolca bir kaç sözcük mırıldanan yaşlı bir ses duyuyoruz: “En un lugar de la Mancha, de cuyo nombre no quiero acordarme, no hace mucho tiempo que vivía un hidalgo de los de lanza en astillero, adarga antigua, rocín flaco y galgo corredor. – Eski zamanlarda, La Mancha adında bir köyde, mızrağı, antika bir zırhı, çok zayıf yaşlı bir atı ve hızlı bir tazısı olan ismini telaffuz etmek istemediğim bir centilmen yaşardı…”

Sancho Panza? Neredesin dostum? Tüm o yolculuklara beraber çıktık ve bu çılgın kadınlarla 2016 yılında beni yalnız mı bırakıyorsun?

Gölge afalladı, ben tökezledim düştüm. Cyrano hala sarhoş ve umursamaz. Gölge ve ben aynı anda çığlığı basıyoruz:

“Don Quijote?”

585 yıl geriden gelen kadınlar bana mı çığlık atıyorsunuz, diyor gülerek.

“Oysa ben 401.doğum günümü kutlamaya geldim. Belki üç beş tepeye kurulmuş yel değirmenine de saldırırım hazır o kadar yolu gelmişken.”

“…………..”

“Var mısınız?”