Bu yazım Gölge E-Dergi Mart 2016 sayısında yer almıştır. http://issuu.com/golgedergi/docs/g__lge_e-dergi_mart_2016_say___102

İllüstrasyon: Işın Tokol

 

Malala  Yusufzay; Pakistan’ın kuzeyinde, Taliban’ın güçlü olduğu Svat Vadisi’nde yaşarken, eğitim ve kadın hakları konulardaki aktivistliği nedeni ile Taliban tarafından başından ve boynundan kurşunlanan, hayatta kalan ve 17 yaşında Nobel Barış Ödülü alan genç kadın…

[Önnot: Bu hikayede adı geçen tüm içsavaş, terör örgütü, şehir ve kahramanlar hayal ürünüdür. Dünya asla bu kadar kötü bir yer değil. İnanın bana…]

Babam ben küçükken ölmüş. Babamın babası yani dedem yalnız bırakmamış annemi ve beni, çünkü bir de küçük erkek kardeşim varmış. Ama annemi amcam ile evlendirmek istemiş. Benim memleketimde böyle bir gelenek varmış. Annem karşı çıkmış. Öyle olunca her gün dayak yediği yetmiyormuş gibi bir de evlenmek istemediği adam ve kayınpederi tarafından mütemadiyen tecavüze uğramış. Sen dulsun, bunu istersin derlermiş. Fena. Annem zamanla ağlamaktan ve yememek içmemekten bir deri bir kemik kalmış. Kapı aralarından sığar, yatakla yorgan arasında bir çarşaf gibi yatarmış. Ellenecek yeri kalmayınca onu kendi haline bırakmışlar. O da bir gün nefes almayı bırakmış. Bir gölge olmuş. Sıra tam bana gelecekmiş ki, o zamana kadar anneme baka baka şartlara uyum sağlamayı öğrenmişim.
Benim adım Gölge. Gücümü güçsüzlükten, yok olmaktan, görünmemekten alırım. Ailem yok. Artık güçlüyüm ama annemi yok olup gitmekten kurtaramadım. Bir erkek kardeşim var. Asla herhangi bir şeyin gölgesnde kalmak istemez. Hele bir Gölge’nin gölgesinde hiç.

Adı Güneş. Sürekli parlar ve mütemadiyen yanar.

Gidip dünyanın en çok ateşe verilen bölgesinde bir yangın da kendi yakmak için PISIS’a katılmış. Pis işlerle uğraşırdı zaten hep. ‘PISIS ne?’ derseniz ben diyeyim terörist grup siz deyin öfkeli Sünni gençler… Her neyse lisede filan kardeşimi beladan ben kurtarmışımdır, koca adam oldu arksını hala ben toplayacağım!

Casablanca’daydım. Atlantik kıyısındaki dünyanın en büyük ikinci cami II. Hasan Camii’nin avlusunda 80.000 kişiyiz. Ezan okunuyor:

“Allah-u Akbar!”

Telefonum çalıyor. Bilinmeyen numara. Hayra alamet değil. Açıyorum. Kardeşim bana büyük bir heyecanla Muriye’deki Mıdlib yakınlarında bulunan bir PISIS kampında ateş hattının çok yakınında olduğunu söylüyor. Orada PISIS’lilerin elinde 100 kadar kadının çeşitli amaçlarla tutsak tutulduğunu, boyun eğmeyenlerin akibetinin_

“Kısa kes” diyorum. “Tam olarak neredesin?” Gerekli bilgileri sadece ikimizin bildiği mail adresine kriptolu bir mesajla atacağını söyleyip kapatıyor.

Kripto=Lisbeth Salander. Lisbeth=Kripto. Benim korsan arkadaşım. Ama o İsveç’te, ben Fas’tayım. Buradan Mıdlib’e ulaşmak için Batman’in Batmobili lazım. Ama o, ateş altındaki bir bölgeye girmek için çok fantastik. Bu gerçek hayat. Tek başınayım.

Karanlıklara sızma yeteneğimi sonuna kadar kullanarak yol haritasını oluşturuyorum. Casablanca’dan üç saatte Tel-Aviv oradan kuzeye Beyrut’a, sonra Lattaika derken Mıdlib’e varıyorum. Askeri kargo uçakları gizli seyahat için mükemmel. Hem bedava, hem sıkıcı hostesler yok. 

Şehirdeki otel denemeyecek kadar virane ama tek otel tabelası olan binaya yerleşmeden önce içeri sızıp durumu tetkik etmeliyim.

Bir bakıyorum içeride Mona Meltahawy! Doğduğu Mısır’da yedi yaşına kadar yaşadıktan sonra ailesiyle İngiltere’ye gitmiş. On beş yaşında iken Suudi Arabistan’a yerleşince kendini daha o yaşta kadın hakları ve özgürlüğü savunucusu olarak bulmuş. Kitabının adı “Headscarves and Hymens: Why the Middle East Needs a Sexual Revolution – Başörtüleri ve Kızlık Zarları: Neden Ortadoğu’da bir cinsel devrim gereklidor?” Bu kitap bu isimle Türkçe’ye çevrilmiş olsa Playboy’larla aynı rafta sansürlenir. Çünkü bizim ülkemizde, biri olmazsa diğeri de olmaz diye düşünülen başörtüsü ve kızlık zarı, aynı cümlede kullanılamaz.

Mona’nın konuşmalarına yakından kulak veriyorum: Tutsak edilmiş 100 kadın? PISIS? Mıdlib’in kuzey bölgesi? Nasıl yani?

Mona’yı yakın markaja aldım artık. Artık Mona’nın Gölge’siyim.

Hey o da ne? Bir de Türk gazeteci damlamış bizim virane otele! Erk Macarer! Buraya tatil için gelmediği kesin. Ufak bir operasyonla onun da aynı bilgiyi edindiğini ve haber peşinde olduğunu anlıyorum.

Gece Mona ve Erk’in kapısından içeri birer not ve koalisyon güçleri benim odamda iş başında!

Herkes şaşkın. Ben kardeşimi ele veremiyorum, onlar da bilgi kaynaklarını… Ama istihbarat üçümüzde de aynı yönde. Bir şekilde PISIS kampının içine sızılacak, kadınlar serbest bırakılacak. Ve gizlice dışarı kaçırılacak. 100 kadın? Hızlıca? Ne ile? Ne kadar uzağa? B planı olan var mı?

Etraf karanlık. Ben karanlık. PISIS kampı uzaktan gelen tek tük çatışma sesleri hariç sessiz. Mona ve Erk kadınların içeride tutulduğu hangara sızmayı başarıyorlar. Çarşaf giymenin bir numaralı faydası: Eğer erkekseniz her yerde gizlenebilirsiniz! Siz yine de evde denemeyin.

Ben de Gölge olup mühimmat deposuna sızacağım. Bazı şeyleri etkisiz hale getirmem lazım. Ama önce kardeşimi bulmalıyım. En azından bir silahlı yoldaşımız olur!

Her yer zaten karanlıksa bir gölge olmanızın hiçbir kıymeti yoktur. Tam kardeşimle buluşacakken yakalanıyorum. Aile bağları yüzünden koca bir hangarda 100 kadın, Mona, Erk, Gölge ve Güneş tutsak! Etrafımız yüzlerinde siyah maskeler, ellerinde makineliler olan PISIS militanlarıyla çevrili. Kardeşim ihanetten kellesini yitirecek de bize ne olacak Allah bilir!

Allah-u Akbar!

Rüya görüyordum. Fas’ın Casablanca şehrinde dünyanın ikinci büyük camiinin avlusunda 80.000 kişi idik. Şimdi dünyanın ikinci büyük terör pardon öfkeli grubunun elinde 104 kişiyiz. Camide olsak da başımız kesilecek, hangarda olsak da… Allah’ın adına kalkan eller kan ile inecek. Karşı gelmeye kimsenin gücü yetmeyecek.

Silah sesleri. Otomatik. Filmlerdeki gibi. Yere yaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaat!

Kapı gümledi. Kim? İvan Drago? Ve adamları? “Benim süper kahramanım o!” diyor Mona. Apollo Creed’i bir yumrukta öldüren ama Rocky’ye yenilen Rus devi. Rasputin geleydi daha iyiydi! Neyse bana ne. Adam kaslı. Daha iyisi otomatik silahlı. Hangarın içinde ve yakınında canlı PISIS’li kalmadı. Eeee, böbürlenme PISIS demişler, senden büyük Rusya var. Rusya bizim dostumuz muydu düşmanımız mıydı? Hani bayır bucak demeden bombalıyordu her yeri. Şimdi sırası mı? Dayan biraz. Çirkin terörist yoktur, az votka vardır. Ya da az petrol?

Koş koş koş koş koş koş koş koş koş koş! Bu hangardan, bu kamptan, bu şehirden, bu dünyadan koşarak uzaklaşalım! Ne mümkün? Helikopter sesi. Arapça bir şeyler diyor. Üzerimize tuttuğu ışık da cabası. Mona’nın tercüme etmesine gerek yok. Dua etmediği kesin. Ama siz son duanızı edin beyler ve bayanlar!

Derken helikopterin pervanelerine giden hava akımını alt üst eden büyüklükte bir şey geliyor. Bir hava aracı. Daha kuvvetli bir ışık. Ve daha kuvvetli bir ses:

“Teslim olun ve tutsakları bırakın. Yoksa kampınız yerle bir edilecek!”

Herkes bir “Bismillah” çekiyor. İvan bile. UFO görmüş masum köylüleriz. Üçüncü türden yakınlaşmalar. Kim bu üçüncü tür?

BATMAN! Ve Lisbeth Salander? N-n-n-n-n-nasıl yani? Hava aracı uçak kadar büyük ama helikopter gibi inip kalkabiliyor. Senin bunun için ehliyetin var mı Batman?

Siz? Beni? Burada? Nasıl buldunuz?

“Benden habersiz kriptolu mail alabileceğini mi sanıyorsun?” diyor Lisbeth. Akıllı şey. Aslında bilgisayar korsanı. Ama iyi ki öyle. Batman’a gelince ukala. Yeni hava aracını deniyormuş. Gotham’daki kötü adamları tutuklayalıberi hiç heyecan yokmuş oralarda! Burada heyecan hiç bitmez dedim. Mortadoğu’ya hoş geldin!

Batman’in heyecan arayışı PISIS’ın elinde hapsolmuş 100 bahtsız kadının, Mona, Erk, ben, kardeşim ve İvan’ın adamlarının hayatını kurtardı.

Kadınlar mahpus… Kadınlar mazlum… Kadınlar mahkum… Kadınlar mahrem… Kadınlar mahrum… 

Gidecek yerleri yok. Medeni ülkeler vergi alamayacağı, gebeliğini kontrol edemeyeceği, çocuğunu eğitemeyeceği göçmenleri ülkesine sokmak istemiyor. Eğitim seviyesi düşer sonra. Benim ülkem gibi ülkeler ise, 100 kişilik metrobüsün karnına tıkışa tıkışa 150 kişi sığışmamız gibi şiştikçe şişiyor savaş mültecileriyle. Ne bir çözüm, ne bir eğitim, ne bir sağlık, ne bir çalışma politikası var.

Demokrasiyi sandıkları kaldırdık

Üstüne göçmenler yükledik

Açmasın kimseler diye

Gecekondu üstüne gecekondu ekledik

Uydu mu? Uysa da oldu, uymasa da.

Batman, kadınların yarısını Gotham’a götürebileceğini söyledi. Şehrin en büyük hastanesinin çamaşırhanesinde çıkan yangında pek çok kadın işçi hayatını kaybetmiş. Kadın maktul… Bu kadınlar onların yerine işe alınıp en azından insan gibi para kazanıp yaşayabilirler belki…

Kalan yarısını Mona ile Pakistan’a bıraktık. Orada çok genç bir kadınla buluşacaklar. Kadın Malala… 

“Bir sürü gönüllü lazım oluyor” diyor. “Okul yüzü görmemiş kız çocuklarını eğitiyoruz. Küçük çocuklara annelik yapacak bir sürü kadın lazım. İç savaşlar nedeniyle çok çocuk yetim.”

Kadın mağrur…

Hava aracından inmeden önce Mona, Erk Macarer’e dönüp soruyor:

“Sizin ülkenizde haber yapan gazeteciler tutuklanıyor iken sen nasıl bunun haberini yapacaksın ki?”

“Korkunun ecele faydası yok Mona. Gölgesinden bile korkan birini Gölge gibi takip etmekten başka çaremiz yok. Pes etmeyeceğiz…”

Ben, Lisbeth ve kardeşim Güneş’e gelince… Kardeşime “Bir daha asla seni gözümün önünden ayırmayacağım” diyordum ki, Batman araya giriyor:

“Bu genç adamla başa çıkmak senin harcın değil Gölge. Ama silah tutuşuna bakılırsa ona GCPD’de (Gotham Emniyet Teşkilatı) ihtiyaç var. Ayrıca ben de yanıma bir çırak arıyorum. Terörle mücadelede, terör için savaşmış bir adamdan daha iyi ne olabilir ki? Ama sana önce Anglosakson bir isim bulmamız lazım ki seyircinin dili dönsün. Meselaaaaaa?

“Robin?”

“!?!?!?!??!”

Lisbeth’in Batman’in kulağına eğilip “Alfred’e sevgilerimi ilet” cümlesi, hava aracında duyduğum son cümle. Kendimi uçsuz bucaksız Atlantik okyanusunun üzerinde sky-diving yaparken buluyorum. Peşimden Lisbeth seğirtiyor.

Paraşütleri açıp II. Hasan Camii’nin avlusuna indiğimiz anda okunmakta olan öğle ezanını müteakip, camiinin içindeki 25.000 kişi, Rahman-ve-Rahim-esirgeyen-ve -bağışlayan- Allah’a secde ediyorlar:

“Allah-u Akbar!”