Yazın diyorlar, yazıyorum. Gönderin diyorlar, gönderiyorum. Sonra ne ses var ne seda. “Yazınız kurulumuz tarafından incelenecektir. İlginiz için teşekkürler” diyorlar, bırakın inceldiği yerden kopsun diyeceğim kurula; kurula kurula. Ayıp olur mu, emin olamıyorum. Ama Kafa dergisinden bana hâlâ müspet ya da menfi bir cevap yok, ondan eminim.


İşte dergiye gönderdiğim yazı:

ANNE SENİN İÇİNDE KAÇ ÖPÜCÜK VAR?


Dükkândan çıkarken yerden ta babasının kucağına yükselince sevimli sevimli “Baba arılar sevilir mi?” diye soran kız çocuğu bana eskileri hatırlattı. Babası “Sevilir ama arılar sokar kızım elimizi, iğnesi var onların” diye tatlı tatlı cevap verdi kızına.


Oysa ben o minik kızdan biraz daha büyük bir yaşta iken, ömrümde o gün ilk ve de sanırım son kez gördüğüm uzaktan bir akrabamıza “Amca, senin bıyığının çocuğu var mı?” diye sorduğumda, gücünün farkında değilken bütün odayı kırıp geçiren Wolverine muamelesi görmüştüm annem ve babamdan. Ondan sonra da mutant olmanın negatif ayrıcalığı geldi tabii ki.


Sanırım o zamanlar, kafam karışıktı. O gün, o amcanın kucağından nasıl apar topar indirildiysem, evdeki dâhi çocuk statüsünden de aynı hızla indirildim. Gerçi kardeşim birkaç seneye kalmadan pipi farkıyla da olsa bu yarışta beni arkada bırakacaktı ya neyse.


“Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” cânım klişesine üzülerek bakıyorum şimdi. Neyin eskisi gibi olmasını istiyorsam, onlar geliyor bir bir aklıma. Sonra kendimi Tolga Çevik performansı bir ‘Hit the road Jack’ gibi hissediyorum aniden; komedi bazında muhteşem ama müzikal anlamda yerlerde sürünen. 


Açtığım ve açmadığım tüm kanallar, aldığım ve almadığım tüm gazeteler, okuduğum ve okumadığım tüm yazarlar hep bir ağızdan aynı şeyleri söylemeye başlayınca gündeme dair ilgimi yitiriyorum. Kendi dündem’imi yaratmak istiyorum, dünden dem vurarak.


Oğlumun “Anne, iyi ki 80’li yıllarda yaşamamışım, şarkıları berbatmış!” cümlesinin aksine “İyi ki 80’li yıllarda ergen, 90’lı yıllarda genç olmuşum”, diyorum. Her şey milenyumun dünyanın dengesini bozması ile bozuldu. Annem bile zeytinyağı, yumurta sarısı ve limondan mayonez yapmıyor artık, hazır alıyor.


Her türlü ‘izm’den, izinden gidilecek bir liderimiz olduğunu hâlâ hatırladığımız için uzak durduğumuz zamanlardı o zamanlar. En azından kardeşimle ben uzak duruyorduk. 1 Eylül konserleri olurdu Zülfü Livaneli’nin Ankara hipodrumunda. Dağıldı gitti o kalabalıklar. Konserlerden birinde, bir gece önce yağan yağmurdan ıslanmış çimlerin üzerinde oturmuştuk saatlerce. Ertesi gün ikimiz de kırk derece ateşle, salonda karşılıklı kanepelerde yatmıştık. Ama mutluyduk. ‘Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz’ diye bağırmıştık avazımız çıktığı kadar. Ama o eşkiyanın, ekşın filmleri ile salonumuzda bile hükümdar olacağını henüz bilmiyorduk. Ve yiğidimiz aslanımız burada yatıyordu. Belki o gece kalabalığın arasındaki varillerin içine ot çöp toplayıp ateşe verenlerle bizim yiğidimiz aynı kulvarlarda koşmuyorlardı ama olsun’du. Herkes diğeri için geceleyin gökyüzünden güneş toplayacak kadar yakınlaşmıştı birbirine.


Bir Bulutsuzluk Özlemi konseri sonrasıydı, hiç unutmuyorum. Kızılay’dan, Kolej’e doğru yürürken, gece vakti, bir inşaatın ‘İnşaata girmek yasaktır’ tabelasını yürütmüştük. Tabii ki elebaşı bendim ve o tabela uzun zaman odamın duvarını süslemişti. O zamanlar yapabileceğim en anarşist hareketti bu benim için: Topluma zarar vermeden topluma zarar verdiğini bilmek! Sonradan o anarşinin a’sının yanına kardeş peydahladılar, ama legal olarak koydular. Sonradan, hepimizi, anasını da alıp gitmek isteyecek kadar hayatımızdan bezdirecekti bu harfler.


Bir seferinde, sene kim bilir kaç, hatırlayanlar vardır, Ankara’nın yeni dökülmüş ve gündüzden iyice ısınmış simsiyah asfaltında oturarak The Wall izledik biz. Ben, kardeşim ve bizim gibi şanslı birkaç yüz genç daha. Metro yapımı nedeniyle trafiğe aylardır kapalı olan Kızılay meydanındaydık. Mevsimlerden yaz, aylardan hangi aydı hatırlamıyorum. Ama izledik işte. Sokak ortasında. Gün gibi apaçık. Sansürsüz. The Wall. Şaka gibi değil mi?


O konserdeki ben ve ben aynı gökyüzüne bakıyoruz hâlâ, ama atı alan, üçüncü köprüden karşıya geçmeyi planlıyor artık. Çocukların özgüvenleri benim çocukluğumdaki gibi yerle bir edilmiyorsa da, özümüze ait pek çok şey gün ışıd’ığında ayakta kalamıyor. 


Benim kafamsa, hâlâ karışık. O amcanın bıyığının çocuğu var mı bilemiyorum. Bildiğim tek şey her(r) amcanın çocuğunun bıyığı var artık. 


80’leri beğenmeyen ve her iki anlamda da ‘vay’ jenerasyonu olan oğlumun sorduğu şu soru da olmasa, ayakta kalmam mümkün olmayacak sanırım:


“Anne senin içinde kaç öpücük var?”