20140604-201701.jpg

Kimi zaman kafes bizi dışarıdan korur, kimi zaman da dışarıyı bizden…

Sevgi, aşk, meşk de bir yere kadar ama şu çay olmasaydı yazılmazdı çoğu yazılar be Usta…

Eski köye yeni adet gelmeli diyor bazen insan. Eskiye dair ne varsa yeniden yapılandırılmalı.

Eski yazılar silinip yeniden yazılmalı. Eski filmler arşivleri bombalanmalı. Eski yapılar yıkılıp yerlerine bir bir daha neşeli çokkatlılar yapılmalı. Vazgeçemediğiniz eski ayakkabılar, eski moda topuklular, belki bir gün giyerim diye saklanan eski deri ceketler tavan arasını boylamalı.

Kendini de yenilemeli insan. Eski kendini kafesinden çıkarmalı. Havalandırmalı. Atamaz, satamaz, ama en azından güncellemeli.

Ahmet ve Ayşe’nin kendi içlerinde ve dışlarında yarattıkları kafeslerden çıkamamaları gibi sonsuza kadar aynı pantolon ve ayakkabıları giyecek görünüyor olmaları gibi, ruhunu eskitmemeli insan.

Hiç bir hikayede baş rol oynayamayacak kadar uzun boylu, bir o kadar da zayıf, kışın dizleri çıkmış haki renkli kadife pantolonu, yazın da paça boyu yine annesi tarafından ayakkabısı hizasından iki parmak yukarı kısaltılmış haki keten pantolonu ile muhasebecinin bilgisayar masasının arkasında ömrü boyunca hiç dikkat çekmeden yaşayabilecek olan Ahmet…

Yine aynı muhasebecide çaycı ve öğlenleri aşçı olarak hizmet veren kilosu neredeyse boyundan fazla, kısa bacaklı kısa gövdeli, sarı saçlı olmayan Ayşe’ye dair yeni olan ne söylenebilir ki…

Ahmet Ayşe’nin etekleri ve bulüzlerinin sayısını bilir, yaz kış ayağından çıkarmadığı o kahverengiyken tozlanarak sütlü kahve olmuş, dolgu topuklarından biri dışa dışa dönük, kilolu bir insanı rahat ettirmek niyetiyle yapılmış ve bir o kadar da çirkin imal edilmiş ayakkabılarının şeklini de ezbere çizebilirdi.

Annesi ve babasıyla yaşıyordu Ahmet. Emekli olduktan sonra camın önündeki divana yerleşmiş; gündüz pencereye doğru bağdaş kurarak oturmaktan gece olunca da televizyona doğru hafif yarım bir dönüş yapmaktan başka canlılık belirtisi göstermeyen babası, akşamları annesinin izlediği dizileri, gündüzleri de annesinin bitmek bilmeyen söylenmeleri nedeniyle konuşmamayı tercih etmişti. Annesi canlı ya da cansız her şeyle kavga edebilen nadir varlıklardan biriydi. Evin dibindeki okulun zil sesiyle, cam kenarına konan kuşlarla, balkonda bakmaktan hazzetmediği ama komşuların var diye her gün mecburen suladığı saksılarla, televizyonla, evli ve evleneli beri bu eve asla ayak basmamış kızıyla (telefonda), akşam olunca oğluyla, gece olunca siren sesleriyle, üst kattaki komşunun terlik sesleriyle, el beziyle, toz beziyle, ütüyle, havluyla…

Hayatı boyunca ne giyeceği, ne yiyeceği, nereye gideceği annesi tarafından belirlenmiş Ahmet, bir süre sonra karar alma yetisinin her insanda kendiliğinden yok olduğunu var sayarak dış dünyadan gelebilecek etkiler için kendine bir kafes inşa etmişti. Kimse ona seslenmesin, o da kimseyle konuşmak zorunda kalmasın’dı bu kafesin adı.

Ne bir telefon, ne evde bir internet bağlantısı. Varsa yoksa futbolu vardı onun. Bir de izlediği bütün maçlardaki gollerin dakikalarını ve kimlerin attığını hatırlamak gibi bir laneti…

İçi, dışı, önü, arkası, hayatı futboldu. Takım tutmazdı. Sadece teknik bilgiler; oyuncuların başarıları ve takımda kalma süreleri, teknik adamların hangi senelerde hangi takımı yönettiği kimin kaç sene üst üste şampiyon olduğu, kimin kimin elinden şampiyonluğu aldığı…

Ayşe’nin kafesi içindeydi. yüz yirmi bir kilonun içine hapsettiği o minicik genç kız bedeni ve kalbi aslında o ortaokulda iken ve daha kırk beş kilo iken hapsolmuştu. En yakın kız arkadaşının ondan daha başarılı olmasını hazmedemeyerek kendini yemeye verdiği bir yazın sonunda artık kimseyi onun o olduğuna inandıramayacak kadar kilo almış olarak dönmüştü okula. işte o zamandan beri o kırk beş kiloluk kızı serbest bırakmaya çalışıyordu onca yağ tabakasının içinden.

İşte o muhasebecinin alt kat camları kafesten demirli bürosunda herkes kendi döngüsünde kısırlaşmışken Ahmet Ayşe’yi sevdi.

Kilolarını sildi kafasından. Kilodan aşırı büyümüş ve artık sırt ağrıları vermeye başlamış göğüslerini küçülttü. Ayakkabılarını yeniledi. Bulüzünün biri başka biri başka renkle dikilmiş düğmelerini düzeltti. Kendi paçalarını uzattı. “Kendime bir kot pantolon mu alsam acaba?” diye düşündü. Ama bu fikrinden hemen vazgeçti. Hiç kot mağazasına girmemişti ki… Düşük bel midir, yüksek bel midir, taşlanmış mıdır ne isteyeceğini bilmiyordu. Tezgahtar kız ya ona dapdar saçma sapan bir şey giydirirse? N’aapardı?

Ayşe’ye topuklu ayakkabılar aldı ama. Eteğini de kısalttı kafasından. Öyle çok değil ha. Dizin hemen altına gelecek kadar. O kırk beş kiloluk kıza yakışırdı elbet öyle etek. Belki ona bir kot pantolon alabilirdi. Zayıf kızlara pantolon yakışıyordu ne de olsa…

Sonra gelinlikçiye giderlerdi beraber. Muhtemel annesi de gelmek isteyecekti ama gelmesin’di. Her şeye karısmasın’dı lütfen. Onun sevdiğine gelinlik alacak kadar parası vardı.

Ayşe Ahmet’e çay getirdi. Bir elinde, elinden hiç düşürmediği o telefonu, ekrana baka baka koydu bardağı masanın üzerine. O sırada patron seslenince telaşından çayı devirdi. Ne yapacağını şaşırınca, telefonu elinden masaya bıraktı. Koşarak bez almaya gitti. Telefonun mesajlaşma ekranı açık kalmıştı. Ekranda üstte bir isim altında da “Bu gece de geçen gece giydiğin kısa geceliği giysene” yazılıydı.

Erkek ismi Ahmet ‘in iki arkasındaki masada oturan bir seksen boyunda, seksen kilo, kara yağız bıyıklı, yakışıklı, binadaki tüm kızların peşinden koştuğu ve o da bunu bildiği için kızları sıraya koyarak her biriyle gönül eğlendiren Kemal’in ismiyle aynı olmasaydı; Ahmet belki bu mesajı sineye çekebilirdi.

Kalktı. Ayşe’nin peşinden mutfağa seğirtti. Eline geçirdiği ekmek bıçağıyla kilolu kızı bonfile doğrar gibi on iki yerinden bıçakladı.

Topuğu yamulmuş olan ayakkabısını ayağından çıkardı. Eliyle düzeltebildiği kadar topuğu düzeltti. Kıza tekrar giydirdi.

Kapısını açık bulduğu kafesinden çıktı. Gitti.