20121213-135223.jpg

Eflani’de epeydir her gün kapımın önüne gelen bir sokak köpeği var. Güdük kuyruklu, düz sokak köpeği rengi, kara kafalı bir şey. Ben onun adını Karabaş koydum. İşin ilginç yanı sokak köpeği olmasına rağmen Eflani’nin kalabalık bir günü de olsa, elimde yemek torbasıyla “Karabaş Karabaş!” diye seslenince bir iki dakika sonra çıkıp gelmesi. Sen nereden duyarsın benim sesimi a köpek? Nereden bilirsin sana seslendiğimi?

Hemen hemen her gün yemek vermeme rağmen hala çelimsiz olan köpecik bu yaz bir de en az altı yavru doğurunca iyice çelimsizleşti. Yavrularına pek çok sokak köpeğimiz gibi yıkık handa baktı, onları büyüttü. Bir sokak hayvanını kısırlaştırabilmek, ona yapılacak en büyük iyilik. Neden derseniz, kendi başının çaresine her halükarda bakabiliyor ama ana olunca iş başka.

İş başa düşünce dedim, bu Karabaş kısırlaştırılmalı. Seneye tekrar doğurmasın. Hem kendi rahat etsin, hem biz gelecekte ne olacakları belli olmayan bir sürü yavruya daha ev sahipliği yapmayalım.

Tuttum Karabaş’ı Safranbolu barınağına veteriner Kubilay Bey’e götürdüm. Çünkü Eflani’de eleman yetersizliğinden işleyen bir barınak veya veteriner hekim yok. Karabaş hiç bağda durmadığından çok korkup, boynuna taktığım tasmadan kurtulmak istediyse de barınak görevlisiyle kafeslerden birine koymayı başardık.

Ayrılırken üzüldüm ama o bilmese de onun iyiliği için bir hamleydi bu. İnsanlık için küçük ama Karabaş için büyük bir adım. Yapılacak bir şey yok, aşı da çocukların canlarını yakıyor ama hasta olmalarından iyidir.

Karabaş’ın ameliyat olması ve akabinde iyileşmesi için yaklaşık bir hafta bekledim. Bu arada Eflani’de kaldırımlarda onun eksikliğini hissediyordum. Neyse ki yeterince sokak köpeği var da bakkala markete giderken hiç yalnızlık çekmedim.

Gel gelelim Karabaş’ı almaya barınağa gittiğim zaman neler olduğuna…

– Ben Karabaş’ı almaya Geldim.
– Tuğba Hanım Karabaş kaçtı.
– Nasıl kaçtı?
– Kafesleri yıkamak için açınca aradan sıvıştı.
– Eee nerde acaba şimdi?
– Safranbolu Eski Çarşıda meydanda gördük ama çok ürkek olduğu için bize yanaşmadı. Belki size gelir!
safranbolu
Haydaa! Şaşırsam mı, kızsam mı, gülsem mi? Bi koşu soluğu Safranbolu Eski Çarşı‘nın meydanında alıyorum. Arabamı park edilmez yere park edip polise durumu anlatıyorum:

– Köpeğim barınaktan kaçmış, en son burada görülmüş Memur Bey.
– Az önce şu İmren lokumlarının önünde bir köpek yatıyordu ama…

Şimdi Eski Çarşı’da meydanda bağırarak köpek arayan bir meczup: Ben! Köpeğimin, aslında bir sokak köpeği olmasına rağmen sesimi tanımasına ve aramızda kısa sürede de olsa doğan dostluk bağına güvenerek bağırıyorum meydanda:

– Karabaaaaaaş! Karabaaaaaaaaş! Gel kızım! Gel!

Eski Çarşı polis karakolunun önüne doğru yürüyorum. Tekrar tekrar bağırıyorum, çığırıyorum. Bir polis memuru hafiften bana doğru bakıyor, ne yapıyor bu der gibi. Sorsa açıklama yapacağım ama sormuyor. Ya meydanda bağıran delilere alışkın, ya da elbet vardır bir derdi diye bana aldırmıyor.

Hava güneşli. Safranbolu, sıradan bir hafta içi sabahını yaşıyor. Sağdan soldan çay bardağında dönen çay kaşığı sesleriyle şehir; o turistsiz, sakin ortamında, “Gel bana yasla sırtını beraber kafa dinleyelim senle,” diyor insana. Bütün cazibesine rağmen şehre “Bir dahaki sefere,” diyorum. “Şimdi Karabaş’ı bulmam lazım.”

Lokumcu dükkanlarından sesimi duyup dışarı çıkanlara soruyorum. Safrantat’tan birisi “Buralarda bir iki köpek vardı ama…” diyorlar. Ne desinler? El deliye biz akıllıya muhtaç diyecek halleri yok ya yüzüme!

Eski dükkanlara doru giden eğri büğrü taş döşeli yoldan aşağıya, her daim kedilerle dost olduğunu gördüğüm esnafa doğru dönüyorum yüzümü. Turist olduğunu tahmin ettiğim bir adam ilk kafede çayını karıştırıyor. Bu saatte Türk çayı içtiğine göre belki de turist değil. Tam karşısında ise siyah-beyaz bir kedi güneşe karşı mutlulukla karışık yumduğu gözleriyle adama eşlik ediyor. Kediyi seviyorum. Adama gülümsüyorum. O da bana gülümsüyor. Adeta Tabiat Ana’ya bir haber yolluyorum, bana Karabaşım’ı göndersin diye. Duvar kenarında bir kedinin daha başını okşadıktan sonra arkama dönüyorum. Yürümekte olan 5-6 kişilik kalabalığın arasından güdük kuyruklu, düz sokak köpeği rengi, kara kafalı bir şey görüyorum. Tasması hala boynunda. bana bakıyor. Koşarak yanına gidiyorum. Gözlerim doluyor.

– Karabaaaaaaaş! Duydun mu sesimiiiiii! bildin mi beniiiiiii? güzel kızım beniiiiiiiiim!

Diyerek çığlık atıyorum sokakta. O güdük kuyruk nasıl sallanıyor, o zayıf gövde sevinçten nasıl bükülüyor, amanın o kafa sev beni diye nasıl mahcup gözlerle bana bakıyor anlatamam. Bir kamera olsaydı da çekebilseydi halimizi, bir görüntü bin kelimeden daha çok şey anlatır ya bazen!

Karabaş’ı oradan bir taksi şoförünün yardımıyla arabaya koyuyorum. Ver elini Eflani derken Hüseyin Avni Cinozoğlu çıkıyor karşıma. Eski Çarşı’ya benim içemediğim çayı içmeye gelmiş anlaşılan. Bırakmıyorum onu da:

-Gelin sizi de Eflani’ye götüreyim.

Hemen kabul ediyor teklifimi. Bu mevsimde yol çok güzel. Karabaş’ı bulmak çok güzel. Bir çırpıda köpeğimi bulmak için geldiğimi anlatıyorum ona. “Eee,” diyor,

– Nasıl vedalaştın Karabaş’la?
– Vedalaşmadım ki! Karabaş bagajda!