Aşağıdaki yazıyı okurken bu şarkıyı dinleyeceksiniz:

Sezen Aksu – Dansöz Dünya

…karanlıkta vücutlarını sıkıca saran bembeyaz bale giysileriyle dans eden incecik baletler ve balerinler… vücutları karanlığın ağırlığı altında yavaşça kıvrılmakta… yüzleri de giysileri gibi beyaz…

Birdenbire sahnenin bütün ışıkları yanıyor. O yavaşça kıvrılan yılan bedenler, kıyafetleriyle vücutlarındaki tüm kadınsı kıvrımları harekete geçiren birer dansöz artık. Onlarca kadın rengârenk giysilerine ters düşecek mükemmel bir âhenkle dans ediyorlar.

O ne? Birdenbire Flamenko dansçıları aldı dansözlerin yerini. Kırmızı ve siyahın tendeki uyumu ile kabarık eteklerini savurarak erkeklerinin boynuna bir dokunup bir kaçan gözleri kara sürmeli kıpkırmızı rujlu Karmen’ler!

Peşinden ottan eteklikleriyle hula dansçıları hibiskus çiçeklerinden kolyeleriyle çıplaklıklarını gizleyerek aynı tempoda dans ediyorlar. Bir o yana bir bu yana şaşırtıcı tempo ile sallanan kalçalar bir anda Rio sokaklarında! Festival alanındayız. Aynı kalıptan çıkmış gibi düzgün vücutlu ama hepsi ayrı ayrı güzel yüzlerce Güney Amerikalı dansçı yitik kıtalarının kara bahtına meydan okurcasına dans ediyorlar kendilerinden geçerek.

Vursun davullara Japonlar! İnlesin dünya! Sumo güreşçileriyle dans eden Kafkas güzelleri Kızılordu eşliğinde salınırken aralarından sızanlara bir bakın hele!

Bellerinde piçakları bizim Karadeniz uşakları horon tepiyorlar! Kuşaklara sarılı ince bellerine dayadıkları çay sepetlerini havalara fırlatıp erkekleriyle omuz omuza horon tepiyor kadınlar.

Efeler dalıyor aralarına, Apollon ve Risus ile sirtaki yapıyorlar. Akdeniz’in sıcacık adalarından sekerek Avrupa’daki soğuk bir adaya ulaşıyor tanrıların ayak izleri.

Kraliçenin nöbetini tutan süvariler atlarından iniyorlar. Siyu kabilesinin kurduğu en büyük çadırda kabilenin en güzel kadınları ile dans ediyorlar çılgınca!

…tekrar karanlıktayız… yalnız bir kraliçe sahnede ağır adımlarla karanlıktaki giyotine doğru yürüyor… yalnız ve üzgün… yürüdüğü yerde tüm ışıklar yandığı anda göz alıcı bir kalabalık savruluyor müziğin ritmiyle… herkes kırmızı-mavi-ve beyaz giyinmiş! Eşitlik, özgürlük, kardeşlik!

Bu dalgalar halinde çoğalan kalabalığı durdurabilecek tek kişi geliyor arkasında askerleriyle. Kılıcını savurduğu anda kalabalık donup kalıyor.

Aborijinler gelip Napolyon’un elinden kılıcı alıyorlar. Kızılderililerden aldıkları barış çubuklarını tüttürürlerken bir yandan da ellerinden tutarak kıta/adalarına götürüyorlar herkesi. Yaktıkları devasa ateşin etrafında, vahşi olmayan Amerika’ya vahşeti götüren yeni sahiplerinden aldıkları ateş suyunu içerek halay çekiyorlar.

Halayın bir ucuna eklenmiş sarili kadınlar ellerini şekilden şekile sokarak akla hayale gelmedik kına desenlerini sergiliyorlar. Ve fakat gerdanları kara kıtanın ışıl ışıl parıldayan ziynetleriyle süslenmedikçe boş kalacağı için Afrika yerlileri kucak kucak altın getirerek katılıyorlar Hindu dansına. Alkışlarla beraber altınları reddederek herkesi dansa davet eden küçücük zapzayıf beyazlar içinde gözlüklü bir adam, kara çarşaflardan sadece gözleri görünen kadınların arasında kayboluyor.

Giderken kendi giysisini dokuduğu seyyar dokuma tezgâhına iplik olsun diye çözüyor tüm kara çarşafları.

Kadınlar tekrar rengârenk giysilerine kavuşarak dünyanın dansözlüğüne taş çıkartırcasına mükemmel bir âhenkle dans ediyorlar.

Şarkı bitiyor. Dünya duruyor. Tekrar bir diğer şarkının ağdalı ritmiyle hareket etmeye başlayınca sesleniyor oradan biri: Durdurun dünyayı binecek var.