TAVŞAN KAÇ CEMAAT TUT

24 05 2012

20120524-222041.jpg

Yeni Akit gazetesinden Hasan Karakaya‘nın 24 Mayıs 2012 tarihli Yarışmalar, diziler, “piç”ler… Toplumu dönüştürme projeleri yazısına cevabımdır:

Televoleler gibi ne idüğü belirsiz, magazin adı altında kimin eli kimin cebinde programlarını, biri bizi gözetliyor tarzı insanın içindeki başkalarını izinsiz gözetleme şeytanını açığa çıkaran programları, maalesef başında Türk kelimesi geçerken insanı Türklüğünden utandıran akıl almaz iğrençlikte senaryolu dizileri seyretmeyeli seneler oldu.

Bir oğul ya da bir kız evlat yetiştiren her ailenin yapması gerektiği gibi ulusal kanalları -TRT DÂHİL- neredeyse hiç seyretmiyorum, seyrettirmiyorum. Çünkü oğlumun kim kimin sevgilisi muhabbetlerinden, evlilik dışı hamile kalan kadınlardan, sırf hamile diye birileriyle evlenen kadınlardan, sevgilisini babasına peşkeş çeken erkeklerden ya da bir kadına tecavüz edip hamile bıraktıktan sonra işin içinden tereyağından kıl çeker gibi sıyrılabilen erkeklerden uzak tutmam lazım.

Bu senaryolardan uzak kalmak aynı zamanda benim akıl ve fikir sağlığım için de gereklidir. Bir erkek evlat yetiştirirken onun karşısına çıkacak tüm kadınlara arkadaş, sevgili, eş hangi aşamada olursa olsun iğrenerek bakmamasını, topluma sağlıklı bir birey olarak yetişmesini sağlamak benim görevim.

Toplumun büyük çoğunluğu ulusal kanallardaki kendini bilmez senaryolara veya programlara gece gündüz kitlenirken ve bu kanalların çoğu ekmeğini yediği iktidarın türküsünü çığırırken yine iktidar yanlısı bir gazetenin yazarı kalkıp TV’lerde olan bitenden şikayet edemez. Şu anda hâkim düzen cemaatse cemaat, Fethullahsa Fethullah, memleketi düzgün bir inanç eksenine sokmak istiyorlarsa eğer, bu kadar kepazeliğin sahnelendiği televizyonlardan maddi ve manevi desteklerini keserek insanları iyiye doğruya sevk etmeleri beklenir.

Gözümüzden sakındığımız kız evlatlarımıza, karşılarına çıkacak her erkeği berbat birer kadın avcısı, delikanlı olarak yetiştirmek istediğimiz erkek evlatlarımıza karşılarına çıkacak her kızı bedbaht birer erkek avcısı olarak göstermek niyetinde miyiz yoksa?

Kadın ve erkek olarak birbirlerine hiçbir ortamda güvenmeyen, değil aynı çatı altında, aynı kaldırımda bile yürüyemeyecek bir nesil yetiştiriyoruz. Asıl KİN burada başlıyor. Korku imparatorluğunun bizi yönlendirdiği ve DİNDAR olmamızı isterken içimizi karşı cins için, farklı din, dil, ırk ve mezhep için doldurduğu kinle hepimiz KİNDAR olacağız.

Oysa İslamiyet hoşgörü dini değil midir? Kim söyler “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz,” diye?

Ben bu izzetinefissiz insanların gözümüze gözümüze sokulduğu dizi ve programların bilerek ve isteyerek yayımlandığına inanıyorum. Ne yazık ki Türk televizyon tarihinde içerik hiç bu kadar pespaye şeylerle yozlaştırılmamıştı.

Düşünmeyi bilmeyen ya da düşünebilme yeteneği sürekli tekrarlarla, ağır kurallarla ellerinden alınmış beyinlerin, her gün önümüze gani gani konan pisliklerden kaçarken cemaatin kucağına düşürülmesi asıl hedeftir.

Hali hazırda yurtlarda, öğrenci evlerinde, Kuran kursu adı altındaki yapılaşmalarda kız erkek hep ayrı tutularak ve başları ezilerek sessizleştirilen, hissizleştirilen gençler ve onların sabah akşam TV programları ile aptallaştırılan ana-babaları, sonunda kendiliklerinden bir teslimiyetle koşa koşa cemaate sığınıyorlar:

“RABBİM SEN BİZİ BUNLAR GİBİLERDEN KORU!”

20120524-222154.jpg

Rabbimiz kadınlar ikinci sınıf vatandaş olsun demiş midir acaba? Erkek tarafından aşağılansın, küçükken tacize, tecavüze uğrasın, sonra psikolojisi bozulmadı diye raporlar verilsin, bunu yapan erkekler de elini kolunu sallayarak hayatına devam etsin demiş midir?

Zavallı tecavüze veya tacize uğramış kızlar hayatlarının sonuna kadar bu damga ile yaşasın, ya o aşağılık adamla evlendirilsin hiç olmadı ağabeyi tarafından o kirli alnına bir kurşun sıkılsın da hepimizin namusu temizlensin diye bir ayet var mıdır acaba?

Kadının iffetinin kendini erkeklerden koruması ve sakınmasında olduğunu salık veren okul müdürü, bakkal, manav amcalar tarafından bekareti bozulmadan defalarca tecavüze uğrayabilir olduğunu belirten bir hadis var mıdır peki?

EY İZANSIZOĞLUİZANSIZLAR!

Televizyonda, yeni moda haliyle internette insanlara fetva veren, Kuran’ı Kerim dururken Nurs köylü bir kürdün yazdıklarını defalarca okuyup yazarak püfürükten din kuralları icat eden, gençleri ve dahi tüm milleti saf ve temiz inançlarından koparıp, kendi maddiyat amaçlı saflarına çekmeye çalışan din tüccarları!

Kimsenin AMANIN DİN ELDEN GİDİYOR naralarınızla namus bekçiliği yapmanıza ihtiyacı yok!

İnsanların adi evlilik programlarına katılıp kendini rezil mi edeceğine, Facebook denen asrın illetinden mi tanışıp evleneceğine ya da herhangi bir ortamda tanışıp flört mü edeceğine bırakın da gençlerin aileleri, kendi inanış ve yaşayış şekillerince karar versin.

Eğer siz de insanların her gün “prime time” denen oturup ailecek TV seyrettikleri saatlerde yayımlanan arsızlıklardan yana değilseniz, önce takkenizi önünüze alıp bir düşünün.

Toplumu yozlaştırmaktan kurtarmak için gazete köşelerinden bas bas bağırmak mı yoksa her cins, yaş, din ve ırktan gencin birbirlerine saygıyla yaklaşması için cemaatin kucağına düşürülmelerinden başka bir şeyler mi yapmak lazım?

Tavşana kaç tazıya tut dediğiniz bu haykırışlarınız son nefesini versin artık!

Kim ki toplumun GELECEĞİ ile oynamaya kalkarsa onu DEŞİFRE etmekten biz de çekinmeyiz!…

YETER!… ÇEKİN ELİNİZİ MİLLETTEN!…





MEMLEKETİMDEN BAYRAM MANZARALARI

19 05 2012

Biz Safranbolu’da üç çocuk bir de ben dört kişiydik!

20120519-194958.jpg

Ama İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Samsun’da, Antalya’da milyonlar yürüdü.

Bu fotoğrafların hiçbirini yayımlamayacak yandaş medyanın inadına kanımdan kırmızı TÜRK BAYRAĞI manzaraları:

20120519-195151.jpg

20120519-195241.jpg

20120519-195311.jpg

20120519-195348.jpg

20120519-195431.jpg

20120519-195603.jpg

20120519-195629.jpg

20120519-195659.jpg

20120519-202836.jpg

20120519-202855.jpg

20120519-204801.jpg

20120519-204818.jpg

20120519-204833.jpg

20120519-204904.jpg

20120519-204921.jpg

20120519-204943.jpg





ANA BACI KARDAŞ TÜM KADINLARA 19 MAYIS ÇAĞRISIDIR

16 05 2012

20120516-115629.jpg

Kardeş kardeşi vurduğu zaman ilk bağrı yanacak olan Ana’lar! Bu düzen zengini zengin, fakiri daha da fakir, kardeşi kardeşe düşman etme düzenidir ey Analar!

Bu vatanın topraklarını korusun diye dokuz ay on gün karnında taşıdığı, ak sütünden can verdiği ciğerini kınalayıp askere yollayan ey Analar! Bu vatanın toprağı karış karış satılmakta haberin var mı?

Sen mutfağında evlatlarından biri pirinç biri bulgur seviyor diye hem pirinç hem bulgur ayıklarken, bu memleketin evlatlarını biri LACİVERT biri KIRMIZI diye birbirinden ayırdılar. Yanına da saman SARIsından bir alev kattılar ki ortalık sebepsiz yere birbirini kıran kardeşlerin görüntüsüyle doldu!

Televizyondan ‘Tuh tuh tuh bak şu edepsizlere bi top için neler ettiler!’ dediklerinin de bir anası, babası, ablası var. Hiç bunu düşündün mü?

Ey yere düşmüş vatandaşa bir tekme dahi ben vurayım diyen polis memuru! O senin kardeşin, ağabeyin, amcaoğlun olabilirdi hiç düşündün mü?

Sen pilavın altını kısıp ezan sesiyle beraber namazına durduğunda, bu ezanı bu göklerde inletenlere şükür ettiğinde, kıblesi Amerika, seccadesi para, secdesi politika olan birileri senin evladını, birinin evladına daha düşman etmiş olacaklar.

Düşmanlık için futbolu kullanacaklar. Düşmanlık için dini kullanacaklar. Düşmanlık için başına doladığın o bembeyaz çemberi kullanacaklar.

Yıllardır bir pişirim fasulyeyi esirgemediğin komşun Tilda’yı sana düşman edecekler. Kocan Yorgo ile aynı kahvede oturamaz hale gelecek. Kızların okula gidemez, oğulların üç kuruşa boş işlerden başka işlerde çalışamaz hale gelecekler.

İzmir’de düşmana ilk kurşunu atan Hasan Tahsin’i anma törenine Vali ve ordu komutanı gelmemiş. Gelmesin! Onların da bir anları, hanımları, kızları yok mu ona ‘Oğul, bey, baba n’ettin sen?’ diyecek! Vardır elbet.

Bir uçtan bir uca, Edirne’den Ardahan’a yetmiş iki buçuk milletin yaşadığı bu toprakları ‘tek din’ diyerek parçalayacaklar.

BU YETMİŞ İKİ BUÇUK MİLETTİ BİRBİRİNE BAĞLAYACAK TEK ŞEY “TEK BAYRAK” TIR.

Şimdi seccadeni topla. Pirincin de bulgurun da altını kapat. Hacı Dedenden kalma tespihinle duanı ettikten sonra sandıktan, çeyizinle beraber getirdiğin ŞANLI TÜRK BAYRAĞINI çıkar.

Çıkar ki 19 Mayıs 2012 günü sokaklara dökülebilesin.

Ey Analar, Bacılar, Kardaşlar! Haydi kadınlar! Bayrağımızı alalım, kardeşi kardeşe kırdırmaya çalışanlara inat bayramımızı meydanlarda kutlayalım!

Atam öldü ama bu kadınlar daha nicelerini doğuracak kanıtlayalım!





ATATÜRK ÖLDÜ!

14 05 2012

Atatürk öldü. Yüreğimde yaşamıyor. İnsanın annesi babası ölürse yüreğinde yaşamaya devam eder. Bir ulusun kuruluş ve kurtuluşunda liderlik etmiş bir asker ve devlet adamı insanların yüreğinde yaşamaz, fikrinde yaşar.

İçi boşaltılmış büstleri ve heykelleri ile bayrağı Atatürk taşıyamaz. 71 sene önce ölmüş ve bize yapmamız gerekenleri satır aralarında da değil bizzat satır satır anlatmış bir lidere daha ne kadar sırtımızı dayayabiliriz?

‘Mezarından kalkıp gelip bugünleri görse’ der hüngür hüngür ağlarız.

‘Atam sen kalk da ben yatam’ der yine ona bel bağlarız.

Hayır! Atatürk kalkmasın yattığı yerden! Sağlam kafalı, sağlam vücutlu, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür, zeki çevik ve ahlaklı değil miyiz hepimiz? Neden o ölmüşken kalksın da sapasağlam biz yatalım? Neden ‘Sen kalk da ben yatam’ kolaylığına girişiyoruz? Bütün bir 70 milyonluk milletiz, herkes tembel tembel yatacak, Atatürk kalkıp yerimize çalışacak değil mi!

İki boyutlu resimleriyle kandırdınız bizi Atatürk’ün. Bütün ilkokul hayatım boyunca Mustafa Kemal’in hayatındaki en önemli şeylerin kargalar olduğunu sanarak büyüdüm. Sonra da adının Mustafa iken Mustafa Kemal olması! Aman ne önemli! Bu adam kaç dil biliyordu? Ömründe hangi kitapları okudu? Nelere kafa yordu? Zamanının hangi liderlerine gıpta etti? Kimi örnek aldı? Kimden nefret etti? Kime taptı?

Yok, annesi istememiş de babası bilmem ne okuluna yollamış da! Bir büyük devlet adamı için ne basit bir hayat hikâyesi!

İçini boşaltırken kenarlarını kıyılarını boşaltmayı da ihmal etmemişler. Atatürk Cumhuriyet’i kurdu! Tek başına mı karar verdi? Nerde arkasındaki kadim Türk ordusu? Nerde silah arkadaşları dediğimiz paşalar, generaller? Ya da nerde aksi sesler? ‘Cumhuriyeti kim kaybetmiş de biz bulduk efendi’ diye meclisi inleten softalar?

Amerikalılar 4 Temmuz’larda sembolik zaferleri için sokağa dökülürler. Cumhuriyet kurmayı bir kişiye endekslediğimiz zaman; Türk milleti tüm evlatları, anası, bacısı çoluk, çocuğuyla tırnaklarıyla söke söke kazanmış iken bu zaferi, sadece askeri erkân, mülki idare amirleri, bir kaç sivil toplum örgütü, lise ve ilköğretim okullarından sabah körü zorla getirilmiş öğrenciler, madalyasını gururla ama bir o kadar da buruklukla taşıyan gaziler katılır 29 Ekim törenlerine.

‘Cumhuriyeti biz kurduk sizler yaşatacaksınız’ derken her 29 Ekim’de liselerarası kompozisyon ve resim yarışmalarında klasik topraktaki kan gölüne aksi düşmüş ay yıldızlı resimlerle ve ‘Atam izindeyiz ama izini sürerken köpek gibi burnumuzu yere sürtmekten imtina ediyorduk, o yüzden bir kaç tane Alman kurdu ile İngiliz av köpeği aldık. Kızmamışsındır herhalde!’ temalı yazılarla geçiştirilmesini istememişti herhalde Atatürk!

Atam! Sen artık yoksun! Bunu uzatmaya, sündürmeye, sürdürmeye gerek yoktur.

Kurulmuş memleketimizin taşının üstüne bir taş daha eklemedik.

Hatta bazı yerlerde, taş taş üstünde bırakmadık, sattık.

‘Biz beceremedik kalkın gelin siz devam edin’ diye gelmiş geçmiş devlet adamlarına yalvarmak ayıbı bizim olsun.

Sen kalkma Atam yatağından! Bize senin gibi rahat etmek düşmez! Bir millete bir kere liderlik ettin bu sana 7 kat cennette 7 kere Hacca gitmiş gibi sevap sağlamıştır zaten eğer vaat edilen buysa. Bırak kendi çamurumuzda biz debelenelim. İndirt resimlerini heykellerini müzelerden sanat galerilerinden. Sanatı ve politikayı ve kutlamaları artık kendi ayaklarımız üzerinde durarak yapalım bir zahmet!

Sırtımızı bir 71 sene daha sana dayayarak değil!

Not: Bu yazı 27 Kasım 2010′da kaleme alınmış olup maalesef daha nice 19 Mayıs’lar, 30 Ağustos’lar, 10 Kasım’lar eskitecektir.





KOLTUKLAR ÇOCUKLARIN OLSA

10 05 2012

20120511-002250.jpg

Gece kendi yatağına yatmadan önce:

- Ama anne senin yatağını melekler öpmüş gibi…

***

Sabah okula gitmek için giyinirken:

- Bugün içimden bi ses okula gitme diyor.

***

- Anne deminden beri sana sarılmadım bi sarılayım.

***

Evde kendisi dahil dört çocuk oynarlarken beşinci arkadaşını çağırmadan önce:

- Anne beşinci çocuğa bakabilecek misin?

***

- Afrika’da adam mı var ben orayı sadece orman sanıyordum.

***

Okuldaki İngilizce ve Almanca derslerinin bahsi geçince:

- Avrupa’daki okullarda da Türkçe öğretiliyor mu?
- Yok.
- Özel okullarda?
- ?????

***

Performans ödevini yetiştiremeyince öğretmenine mesaj attım. Ertesi gün:

- Öğretmenine ‘Annem mesaj attı’ dedin mi?
- Diyemedim anne. Sınıfta ‘annem mesaj attı’ demek senin sandığın kadar kolay değil.
- Eee n’olcak?
- Ödevimi geç getirdiğim için 10 puan kıracak öğretmen.
- İyi yapıp 100 alman lazım ki 90 olsun.
- Bence 110 almam lazım.

***

- Susun biraaaaaz!
- Anne insana ‘susun biraz’ diye bağırılır mı ya? Saygılı ol biraz!

***

- Kahvaltıda ne yapıyım oğlum?
- Evde ne var?
- Ne biliyim hamur alıp pişi mi yapsam sucuk mu?
- Ya anne domates, peynir, ekmek koy sen. Başka bişi yapma. Kahvaltı buna denir bilmiyor musun?

***

- Hafta sonu televizyon, Wii, bilgisayar ve her türlü elektronik oyun yasağın var!
- Anne hapishanesine hoş geldiniz.

***

- Anne hani sen bi ara kağıtlara çiftlik çizip dilek tuttun ya.
- Eeee?
- Dileğin oldu senin.
- Nasıl yani bebeğim?
- E altı kedi ve iki köpek ve bu bahçeli ev?

***

- Anne çiçek alma artık. Sonra çiçeklerini Şanslı yiyor. Sen de paranı israf ediyorsun.





MİLLİ EĞİTİMİN ‘KÜFE’Sİ

5 05 2012

Akif’in dizelerini lisenin hangi sınıfında okumuştuk şimdi hatırlamıyorum. Öldüyse Allah rahmet eylesin sağ ise kulakları çınlasın, sevdiğim bir ders olan edebiyatı bize çile haline getiren Atatürk Anadolu Lisesi’ndeki öğretmenimiz A. Vahit Yıldırımlar bu şiire bir devam hikayesi yazmamızı istemişti. Ben şiirin ardına hikaye düşmez, şiir yazılmalı diye düşünüp sarılmıştım kaleme kağıda. Hocamızın takdirlerini topladığım nadir anlardan biriydi şiiri sınıfta okuma anım.

Hikayenin can alıcı noktası bu değil ama. Bu şiirin ve benim yazdığım devamının, sararmış bir not defterinden teknolojik bir sanal bloga aktarılmasının sebebi Burcu’nun bir kısa mesajıdır: “Dostum, Küfe’nin devamını Tuğra’ya niye verdin sayende 10 almış sözlüden!”

O devirler Küfe’nin sadece derslerde şiir olarak okutulduğu devirlerdi. Milli Eğitim, iktidar sarhoşluğundan bir o yana bir (pensilvan)yana döneyim derken ‘küfe’lik olanlar tarafından yönetilmediği için, lisede okutulan bir kitap ve müfredat seneler sonra da aynıydı.

Benden üç sene sonra kardeşim Tuğra’ya Akif’in aynı şiirine son yazma ödevi verilince belki de okul tarihinin ilk ‘önceki ders notlarından bire bir kopya çekerek iyi not alma’ vakası gerçekleşmiş oldu: Kardeşim şiiri okula götürüp kendi yazmış gibi okudu ve 10 tam puan aldı.

Kopya deyip de çocuğun hakkını yemeyeyim. Son derece zekidir kendisi. Lakin öyle hikaye yazayım, coşkuyla şiir okuyayım işleri falan pek ona göre değildi.

TED Ankara Koleji’nin o 80′li yıllardaki lise edebiyat öğretmeni olur a bu yazıyı okursa kandırıldığı için canı sıkılmasın. Öğrencisi şu anda bir nöroloji uzmanı. Verdikleri notların bir damlası bile boşa gitmedi yani!

Okumamış olanlar, Mehmet Akif’in şiirini buyrunuz. Devamında da naçizane lise öğrencisi Tuğba’nın “Küfe’nin Devamı” kısmı var, dilerseniz okuyunuz.

Müteşairlik o zamanlar da kanımda varmış demek, ey şairler af buyurunuz!

KÜFE

M. AKİF ERSOY

“Beş on gün oldu ki, mu’tâda inkıyâd ile ben
Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden.

Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek:
Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmiyerek!

Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,
Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır.

Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,
Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!

Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,
Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,

- Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,
Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden -

O sâlhûrde, harâb evlerin saçaklarına,
Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına

Delîlimin koca bir şey takıldı… Baktım ki:
Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.

Bu bir hamal küfesiymiş… Aceb kimin? Derken;
On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,

Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.

- Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!

O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
Göründü:
- Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!

Ne istedin küfeden yavrum? Ağzı yok, dili yok,
Baban sekiz sene kullandı… Hem de derdi ki: “Çok

Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz… “
Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz!

Onunla besleyeceksin ananla kardeşini.
Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?”

Dedim ki ben de:
- Ayol dinle annenin sözünü…
Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:

- Sakallı, yok mu işin? Git, cehennem ol şuradan!
Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?

Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti…
- Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?

Adamcağız sana, bak hâl dilince söylerken…
- Bırak hanım, o çocuktur, kusûra bakmam ben…

Adın nedir senin, oğlum?
- Hasan.
- Hasan, dinle.
Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.

Benim de yandı içim anlayınca derdinizi…
Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.

O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni
Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini,

Yetim bırakmayarak besleyip büyütmelisin.
- Küfeyle öyle mi?
- Hay hay! Neden bu söz lâkin?

Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?
Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.

- Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini…
- Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini:

“Hasan, dayım yatı mekteplerinde zâbittir;
Senin de zihnin açık… Söylemiş olaydık bir…

Koyardı mektebe… Dur söyleyim” demişti hani?
Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni!

Söz anladım uzun, hem de pek uzun sürecek;
Benimse vardı o gün pek çok işlerim görecek;

Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan,
Ne oldu şimdi aceb, kim bilir, zavallı Hasan?

Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;
Geçende Fâtih’e çıktık ikindi üstü biraz.

Kömürcüler kapısından girince biz, develer
Kızın merâkını celbetti, dâima da eder:

O yamru yumru beden, upuzun boyun, o bacak,
O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!

Hakîkaten görecek şey değil mi ya? Derken,
Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden,

Belinde enlice bir şal, başında âbâni,
Bir orta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî;

Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,
Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak:

Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetîm…
Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim:

Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak…
Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!

Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!
Düğümlü alnının üstünde sâde bir çember.

Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;
Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.

Bu bir ayaklı sefalet ki yalınayak, baş açık;
On üç yaşında buruşmuş cebin-i safi, yazık!

O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan
Bir elliden mütecâviz çocuk ki, muntazaman

Geçerken eylediler ihtiyârı vakfe-güzin…
Hasan’la karşılaşırken bu sahne oldu hâzin;

Evet, bu yavruların hepsi, pür sürûd-i şebâb,
Eder dururdu birer âşiyân-ı nûra şitâb.

Birazdan oynıyacak hepsi bunların, ne iyi!
Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,

-Ki ezmek istedi görmekle reh-güzârında-
İlel’ebed çekecek dûş-i ıztırârında!

O, yük değil, kaderin bir cezâsı ma’sûma…
Yazık, günâhı nedir, bilmeyen şu mahkûma!”

***

KÜFE’NİN DEVAMI

TUĞBA YANIK- 01/04/1988

Aradan üç dört sene geçmişti, bir gün yolum düştü yine,
O salhurde, harab evlerin bulunduğu şimdiki eski mahallemize.

Bir zamanlar, engelli koşu gibi hoplaya zıplaya geçtiğim yerlerden,
Şimdi yürüyebiliyordum, ayaklarım kalkmadan yerden.

Şaşkınlığım katıldı bu gelişmeden dolayı duyduğum sevince,
Fakat elinde eski püskü bir küfeyle bir kadını görünce,

Nedendir bilmem yüreğim sızladı birden,
Sonra hatırladım Hasan’ın hikayesini tamamen.

Bu kadın değil miydi bir zamanlar o küfeye iyi bakmasını salık veren?
Peki şimdi neydi derdi, neden çöpe atıyordu onu kimseye sezdirmeden?

Ben bunların cevabını düşünüp dururken
Bir ses adeta gürledi pencereden:

- Ana dur, ne yaparsın sen orada?
Yazık değil mi nasıl elin varır o küfeyi atmaya?

Bana onunla ekmek kazanmayı öğütleyen sen değil miydin?
Şimdi niçin sırt çeviriyorsun ona, nedir derdin?

- Sırt çevirdiğim yok oğul onun da babanın da hatırası hala
belleğimde
Ancak her şey yeniyken güzeldir bu eski
işe yaramaz şey fazla yer kaplıyordu kilerde

Hem senin artık küfeye mi ihtiyacın var?
Allah nazardan saklasın pazar yerinde gül gibi tezgahın var.

Artık başkaları taşımalı senin sattıklarını bu küfelerle,
Tabii bu küfe gibi kırık döküklerle değil yenilerle.

O sıkıntılı günleri yad ettiğimiz yeter,
Oğul beni seviyorsan içeri gir de kardeşini uyandırıver.

Hele bir de izin ver
İzin ver ki eve dönmeyeyim gördükçe içimi de kendi gibi karartan
o küfeden kurtulmadan!

Anladım ki daha fazla orada dikilmeye gerek kalmamıştı.
Madem ikisi de beni tanımamıştı,

Ben de yoluma devam ettim hızlı adımlarla.
Ve beynimde yankılanan o sorularla.

Gel bir bak şu kadının haline sen de düşün,
İnan ki karar vermiyorsun ağlar mısın güler misin?

Bir zamanlar ekmek kapısı dediği,
Kılına bile zarar gelmesini istemediği,

O küfeye,
Şimdi neler yapıyordu kilerde yer yok diye.

Oğlu ise küfeyi tekmeleyerek ta ötelere savurduğu zamanları,
Cebinin paraya, midesinin bir sıcak aşa hasret kaldığı anları,

Anası gibi unutuvermemişti.
Tezgahın dibinde duran küfeyi fırlatıvermemişti.

Bir de baktım, onları düşünürken döndüğüm yoldan Kadıköy’e inilir,
Ana oğul tartışırlarken zavallı küfeye ne olacak kim bilir?





DÜNYANIN EN KISA FIKRASI*: SÜT

3 05 2012

Biz büyükler 1 Mayıs İşçi ve emekçi bayramını sokaklarda kutladık. 2 Mayıs Sütçü bayramını, çocuklar ambulanslarda ve acil servislerde kutladılar.

19 Mayıs’a kadar yeterince çocuk sütten zehirlenirse kutlamaları stadyumlarda yapabiliriz; sahra hastanelerine dönüştürülmüş olarak.

Yurdun çeşitli il ve ilçelerinde yüzlerce çocuğun zehirlenmesine yol açan MEB süt dağıtımı projesi ilk günden fiyasko ile sonuçlandı.

Bu sabah ambulanslardan çığlık atan, acil servislerde ağlayan, serum takılan, midesi bulanan çocukları ağlayarak seyrettim.

Çocuklara üzüldüm, kendi evladımı onların yerine koydum, ya ona da böyle bir şey olsaydı diye hıçkırdım evet. Ama asıl bu sütleri o kutulara dolduran kişi ve kişiler için üzüldüm.

Tüm sesler kısılıp, tüm ışıklar kapandı. Şimdi ben o kim bilir ne kadar beklemiş, süttozundan mı üretilmiş, bekleye bekleye çöküşmüş, hatta yoğurt kıvamına gelmiş sütü kutulara doldurup dağıtım emri veren kişinin vicdanıyım:

“Elimde kalmış büyük miktarda süt vardı. Firmam zarar edecekti. Devlet böyle büyük bir ihale yapınca ‘Oh dedim, bu sene de paçayı yırttım’. Hemen ihaleye girmek için kolları sıvadım. Elimdeki sütleri de paraya çevirdikten sonra gelsin dolar’lar gitsin oyro’lar.

Neye inandığım hiç fark etmez. Hangi peygambere, hangi mezhebe, hangi dine ya da puttan yapılmış hangi Tanrı’ya inanırsan inanayım, dinim imanım paradır benim. Kefenime büyük cepler diktirdim.

Çoluk çocuk zehirlenmiş, birinden biri ölseymiş, hangi ananın bağrına ateş düşseymiş, umurumda olmaz benim. Atatürk’ün duvarda asılı kellesini değil, cebime giren miktarını sayarım. Bu uğurda kim şehit olmuş kim Niyazi anlamam, alacağım ranta bakarım.

Kendi çoluğum çocuğum yurt dışında pahalı okullarda güvende. Çocuklarımın sağlığıyla oynayacak adamın alnını karışlarım. Çünkü o ülkelerde böyle bir skandal çıksa bırakın o sütü kutulayan firmanın, çocuklara dağıtırken elini değen herkesin canı yanar.

Türkiye’de ben rahatım. Çoğu gariban olan anaların, babaların sesi çıkmaz. Öğretmenlerden bir kaçı TV’ye çıkar. Hakkında soruşturma açılır.

Devletin memurunun, devletten para alırken, devletin dağıtığı süt hakkında aksi yönde konuşmak ne haddine! Önündeki kabına kim ekmek koyuyor ona bak sen de!

Sonra bir iki avukat kılıklı dava açmaya kalkar. Benim avukat ordum onları beşe katlar üçle çarpar, iki de yumurta katar omlet diye kahvaltıda yer.

Yumurta demişken. Çocuklara yumurta dağıtma ihalesi de açılsa da şu benim kayınçonun elinde kalan çürük yumurtaları kakalasak ne dersiniz?

Elektrikler geldi. Gözyaşım kurudu. Fatih Portakal canlı yayında Sivas’tan bağlandığı anne ile konuşmasını bitirdi.

Sütten sadece bizim ağzımız yandı.

Şu akıl etti.

Şu ihale etti.

Şu getirdi.

Şu doldurdu.

Şu dağıttı.

Çocuklar içti.

Çoğu zehirlendi.

Kalan rantçılar ‘HANİ BANA HANİ BANA’ dedi.

*’Dünyanın en kısa fıkrası’ esprisi Twitter’da @simtoalev isimli arkadaştan geldi. Ben sonuna fazla bir şey eklemek zorunda kalmadım.








Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 772 other followers